Nihayet Ferhan Şensoy “beni yazmış”. Gün gelip bir tiyatro oyununa konu olacağımı biliyordum zaten. Onca bilginin, birikimin ve deneyimin heba edilmesi gerçeğini insan tiyatro sahnesinde izleyince bir garip oluyor... İki Yüksek Lisansın üzerine, Londra’da yapılan ve “çöpe” giden bir medya eğitimi ekleyin. “Hani eğitim değerliydi?” dedirten bir durum çıkıyor karşımıza. Ferhan Şensoy , “İşsizler Cennete Gider” oyununda benim gibi ülkenin gizli kalmış yüzünü dile getiriliyor. “Çöpe atılan beyin gücünü”.
Okunma Sayısı: 79809-09-2011 00:08
Oyun, Londra’da Yüksek Lisans yapmış bir Makine Mühendisinin Yusuf’un işsiz kalmasını ve verdiği yaşam mücadelesini konu ediyor. Aslında iki yüksek lisanslı, iyi eğitim almış, kültürlü, birikimli, deneyimli, iki dolu insanın “işsiz bırakılarak” nasıl ölüme terk edildiklerinin hikayesi kara mizah üzerinden sergileniyor. Kafası işleyen insanları tasfiye etmenin yeni yöntemi “işsiz bırakarak” açlıktan ölmelerini beklemek. Gece yarısı sorgularında kaybedilmelerinden daha etkili bir yöntem. En azından yapanların elleri “temiz” kalıyor. Evet, bu dünyada yaşarken bu kadar acı ve bu kadar ızdırap çektikten sonra bu insanlar “cennete gitmeyi” herkesten daha fazla hak ediyorlar.
İşsizlik ve parasızlık nedeniyle, Yusuf (Ferhan Şensoy) ve Zühre’nin (Serap Günaydın) evindeki ortam had safhada gergin. Karınlarını doyurmak için kendince garip çözümler üretmeye çalışan Yusuf, tartışmanın bir yerinde Zühre’ye “birbirimizi yiyebiliriz ama karın doyurmaz” der. İş verenin deyimiyle, “it gibi çalışmayı” göze alan Yusuf bir türlü iş bulamaz. Kuryelikten bekçiliğe kadar akla gelen her işe girmeyi dener ama yaptığı bir “hata” hep yüzüne vurulur. İşveren sorar, “İngiltere’de mastır yapmışsınız?” Yusuf kısaca yanıtlar. “Evet, böyle yanlışlıklar oldu hayatımda!”
İş görüşmelerinde, iş bulamaz ama karın doyurmayan iltifatlar alır. “Çok zekisiniz”. “Biliyorum ama bir boka yaramıyor.” Sonuç hep aynıdır. “Seni işe alamam. Çünkü üstündeki amirin ilk okul mezunu. Bu durum onda stres yaratır. Senin üzerinde otorite kuramaz. Üstelik ukalasın da!” Yusuf duruma dünden razı. Yani, durumu o kadar vahim. “Olsun. Ukalalık yapmam geldiğinde, hemen yutarım, geçer!”
Bitip tükenmeyen yararsız iş görüşmelerinden yorgun düşmüş Yusuf her yolu denemeye hazır. Açlıktan gözü dönmüş halde bakkaldan bir paket galeta çalması “hırsızlık” değil, “yaşamı sürdürebilmek için asgari ihtiyaç operasyonudur”. Aynı şekilde manavdan “çaldığı” pardon “ödünç aldığı” dört tane muz için de aynı şey söz konusu. Açlığın anlık bastırılması ya da bu “ödünç almalar” nereye kadar? Yusuf durumu açıklar. “Barışçıl bir operasyon oldu”. Yani, yakalanmamış. Henüz.
Açlık, işsizlik, ev eşyalarının yok pahasına elden çıkarılması gibi olumsuzluklar yeterli değilmiş gibi bir de başa çıkılması gereken sinir bozucu “Ali Osman” zararlısı var. Ali Osman, (Ali Çatalbaş) enişte. Yusuf’a göre, “dallamanın Allah’ı”. “İngiltere’ye gittin de ne oldu? İşe girebildin mi? Bir baltaya sap olamadın. Bak, bana. Ortaokul mezunuyum, pazarda limon sattım. Şimdi fabrikalarım var. Benim gibi müteşebbis olacaksın.” Hakikaten, pazarda her limon satan fabrikalara sahip oluyorsa, işi gücü bırakalım “enişte” Ali Osman gibi biz de limon satalım. Holding sahibi olmak bu kadar kolay mı? Peki, bunun Yusuf’a bir yararı var mı? Hayır. Peki, “Ali Osman” zararlısı neden sürekli Yusuf’u rahatsız ediyor? Aklınca Yusuf’u aşağılayarak, şişkin egosunu beslemeye çalışıyor. “Büyüklenmenin” küçük hali.
Barışçıl ihtiyaç operasyonlarında son durak market soygunu olur. “Su faturasını ödemek” için mahallenin marketini soyma girişimi karakolda biter. Sonun başlangıcı. Kasadan 95 lira alıp su faturasını öder ama şaşkın şaşkın baktığı güvenlik kamerasına yakalanır. Yusuf da filmin koptuğu an. Kapı komşusu “muhbir vatandaş” Şakire Hanım’ın (Elif Durdu) ihbarıyla yakalanır. Şakire Hanım gerine gerine açıklar. “Vatandaşlık görevimi yaptım!” Böylece “iyi vatandaş” olmanın sırrını da öğreniriz. Kapı komşusunu “ihbar etmek”. Halbuki biz zor zamanlarda, “yardım etmek” zannediyorduk!
Götürüldüğü karakolda Yusuf acıma mevzu olur. Samimi olarak, ona bir tek polisler üzülür. Hatta kadın komiser sorar.” Yaaa sen İngiltere’den niye döndün ki?” “Eee, ben Türk’üm. Doğal olarak, eğitimim bitince Türkiye’ye geri döneyim dedim.” Komiser sinirlenir. “Oğlummm, böyle bir fırsat varken dönme. Orada kal!”
Ülkede, yedi ceddini zengin eden soyguncular cirit atarken, “83 Lira 37 Kuruşluk” su faturasını ödemek için soygun yapmaktan içeri düşen Yusuf ciddi bir sempati ve acıma konusudur. Duruma polis bile isyan eder. Polislerden biri “bu ülkede bu kadar yolsuzluk olmasa, bu kadar su faturası gelmezdi” deyince, Yusuf “bu zamanda böyle düşünen polisi kimse sevmez. Dikkat et, sizin karakolun da mutlaka cemaate bağlı bir imamı vardır” der.
“Beyin göçünü geri çevirme” kampanyalarının fırtınalar gibi estiği bir ülkede neden Londra’da Yüksek Lisans yapmış bir Makine Mühendisinin işsizliğe mahkum edildiğini anlayamayız. Bu durumda, birileri yalan söylüyor. Ya Yusuf ya da “beyin göçünü” tersine çevirmeye çalışan sözde kampanyalar. Acaba kim?
Yusuf isyan eder. “Ülkenin ayıbını neden ben ödüyorum? Bize iş vaat eden adamların içeri girmesi lazım!” Çıkarıldığı mahkemede hakim sorar. “İşçi Partisine üye misin?” “Hayır, Sayın Yargıcım. Ben işsizim. İşçi Partisi ile ne ilgim olabilir?” Sorular sağanak gibi yağar. “Tekel çadırında bulundun mu?” “Peki, Tekel grevine katıldın mı?” “İngiltere’deyken hiç politik olaya karıştın mı?” “Ergenekon’la bir ilgin var mı?” Şaşkınlıktan küçük dilini yutan Yusuf da yanıt hep aynı.“Hayır, Hakim Bey ben o sırada iş arıyordum!”
Yusuf hapse girince, ayakta kalmak için karısı Zühre elinden geleni yapar. İşletme mastırını sır gibi saklayarak, evlere temizliğe bile gider. Bu arada “muhbir vatandaş” Şakire Hanım boş durmaz. Fitne fesat Şakire, “mahallenin namus bekçiliğine soyunmanın” yanı sıra, ek iş olarak “çöpçatanlık” da yapar. Evli kadına koca bulmaya kadar vardırır işi. “Bak, bu Yusuf’tan sana hayır gelmez. Nazif Bey’in oğlu Şükrü eşinden yeni ayrılmış, annesi Nazire Hanım gelin arayışında. Gel var şu Şükrü’ ye. Ondan iyisini mi bulacaksın?” Zühre gülsün mü, ağlasın mı? Yanıtı çok nettir “Defolun! Şakire Hanım!”
Öte yandan, Yusuf hapiste hayretle bir ülke gerçeğini fark eder. “İnsanlar, buraya işsizlik nedeniyle düşmüşler”. Hapishane dışarıya nazaran “sakin ve güvenlidir”. Üstelik bir de iş bulmuştur. Hapishanenin kantinin de bedavaya tezgahtarlık yapar. Para kazanamaz ama olsun. Artık onun da bir “işi vardır”. Dışarıda bulamadığı huzuru ve güveni hapiste bulmuştur. Yusuf sonunda çıldırdı mı?
29. İzmir Tiyatro Günleri kapsamında, İzmir İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde sergilenen “İşsizler Cennete Gider” oyununda başrolleri Ferhan Şensoy, Serap Günaydın, Elif Durdu ve Ali Çatalbaş paylaşıyor. Oyunda Ali Çatalbaş ve Elif Durdu komiserden, Şakire Hanım’a, Ali Osman’dan, işverene, hapishane arkadaşından, yardımsever polise ve hakime kadar çok çeşitli karakterlere başarıyla girip çıkıyorlar. İşsizlik sorununu her yönüyle kara mizah üzerinden değerlendiren oyunu Ferhan Şensoy ile konuştuk. İşsizleri, soyguncuları, alt üst olmuş toplumsal değerleri, doğrunun eğriye karıştığı bir toplumda filler tepişirken ezilen masum insanları ve “cennete gitme” konusundan bahsettik..
SDK – Neden, “işsizler cennete gider”?
Ferhan Şensoy – Çok iyi hatırlamıyorum ama oyunun başlığı küçük bir gazete haberinden ortaya çıktı. İşsiz bir karı koca. İşsiz olduğu için bunalıma giren koca ilk önce karısını öldürüyor, sonra intihar ediyor. Haberi okuduktan sonra, “onlar cennete gitmişlerdir” diye düşündüm. Onlar kim bilmiyorum ama orada bir ironi var. Azaplarını bu dünyada çektiklerine göre, işsizler olsa olsa cennete gider gibi bir anlam çıkıyor.
SDK – Oyundaki Yusuf televizyondaki sucuk sosis reklamlarından bahsediyor. Sonra yemekteyiz programını ve diğerlerini eleştiriyor. Neden?
Ferhan Şensoy – Sadece sosis, sucuk konusunda değil. Çocuklar üç yaşından itibaren televizyonda reklamları kaçırmazlar, başında oturur, çok pahalı çikolata reklamlarını izlerler. Sadece Hakkari’nin uzak bir köyünde değil, İstanbul’da yaşayıp çikolata alamayan çocuklar var. “Anne bana çikolata” deyince, çocuk yiyememenin ezikliğini yaşıyor. Ağzından salyalar akarak yapılan reklamların olmaması lazım. En azından bütün sorunlarını halletmiş, herkesin bu pahalı ürünleri alabildiği bir ülkede böyle reklamlar olabilir ama bu ülkede böyle reklamların yapılmaması lazım. Açlık çeken bir aile, birden televizyonda pastırma, sosis, sucuk reklamlarını görünce ne hisseder. Yemekteyiz programını ve o programlardaki yiyecekleri bir düşünün. Onlar için çıldırtıcı bir durum. Koyun kendinizi onların yerine, bir galeta ile gün geçirmeye çalışan insanların gözlerinin önünden padişah sofralarını aratmayan yemekler geçiyor.
SDK – İşveren neden “it gibi çalışır mısınız?” diye soruyor? İnsanların sorumluluklarını gerektiği gibi yerine getirmesi yetmiyor mu? Neden özellikle, altının çize çize, vurgulu bir tonda “it gibi”?
Ferhan Şensoy – İşi bulmak o kadar zor ki, iş veren bütün kurallarını koyuyor. Beşiktaşlı da olacaksın. Galatasaraylı çalışamaz diyor. Böyle şey olur mu? İş yok ya, “peki” diyor adam. “Tamam Beşiktaşlı da olayım, yeter ki çalışayım” diyor.
SDK – Bu kişilik haklarına da bir saldırıya dönüşmüyor mu?
Ferhan Şensoy – Patron istediğini yapabiliyor. SSK’lı olmayacaksın, sendikaya üye olmayacaksın. İstersen? İstemezsen “güle güle”. Para deyince, “beş lira” diyor. Olur mu?
SDK – Yusuf’un soyadına bayıldım “Zengin”. Müthiş bir ironi, öyle değil mi?
Ferhan Şensoy – Yusuf soyadını söylerken utanıyor. Sesini alçaltarak, ezilerek “zengin” diyor. Yani, öyle koymuşlar, “alakamız yok” demek istiyor.
SDK – Yusuf ile Zühre birbirine kavuşamayan büyük bir aşkı anlatan öykünün kahramanları olarak bilinir. Buradaki, Yusuf ile Zühre modern zamanlarda, kapitalist bir dünyada o meşhur aşklarını kaybetmiş gibi görünüyorlar. Yusuf ile Zühre’nin ilişkileri hakkında ne söylenebilir?
Ferhan Şensoy – Oyundaki Yusuf ile Zühre çok genç değiller. Evleneli çok olmuş. Belki gençliklerinde böyle bir aşk yaşamış olabilir ama o dönemi çok geride bırakmışlar. İlişki o hale gelmiş ki, kedi köpek gibi kavga ediyorlar. İçinde bulundukları ekonomik sıkıntı yüzünden aşk filan kalmamış. Evin içinde devamlı bir kavga var. Tansiyon çok yüksek, üçüncü replikten sonra sesin şiddeti artıyor.
SDK – Yusuf iş verene sorar. “Sizde beni köle olarak çalıştırma eğilimi var. Sülalenizde Firavun var mı?” Nasıl bir sistem bu?
Ferhan Şensoy – İşte, bizi köle olarak çalıştırmak istiyor. Yani, kölelik kalkmadı. Kölelik devam ediyor. Bakınız, Tekel İşçilerinin durumu. Tuzla Tersanesindeki işçilerin durumu. SSK’lı olmayacaksın, sendikaya üye olmayacaksın, “it gibi çalışacaksın”, hiç bir demokratik hakkın olmayacak, hiçbir güvencen olmayacak, emekliliğin olmayacak, hakkını arayamayacaksın, “al sana beş lira”, bu kölelikten farklı değil ki.
SDK – Oyundaki papağan motifi çok güzel kullanılmış. Bazı kilit kelimeleri, çok şirin bir şekilde tam üç kere tekrarlıyor. “İski, iski, iski” şeklinde. Papağının oyundaki işlevsel konumu nedir?
Ferhan Şensoy – Bir şeylerin altını çiziyor. Birinci sahnede ben “domalık, domalık” diyorum. Papağan “domalık” ı söylüyor. İki sahne sonra, ben “ne iş olsa yaparım” deyince, papağan bağlantıyı kuruyor ve “domalık, domalık, domalık” diyor. Papağan, burada durumun altını çizen bir “yabancılaştırma efektidir”.
SDK – Oyunda çok sade bir dekor olmasına rağmen, sanki insan görünmeyen duvarlar varmış gibi hissediyor. Bunu etkiyi nasıl açıklarsınız?
Ferhan Şensoy - Burada görsel olarak başka bir şey var. Oyunda aslında her şey hapishanede geçiyor. Hatta papağan da bir demir kafesin içinde duruyor. Oyunda herkes demir bir kafesin içinde oynuyor. Şimdi biz oyuncular, altı buçukta tiyatroya gireceğiz, on bire kadar hapisiz orada. Aynı şekilde sahnedeki oyuncular da dekorun içinde hapis. Sanki seyirciler onları görmüyormuş gibi sahnede sağdan sola doğru akan bir oyun trafiği var. Biz de o demir konstrüksiyonun içinde hapisiz. “Hepimiz hapisteyiz” duygusunun altını da çizen bir bütünlük var orada.
SDK – Yusuf’un en son önermesi olan “su faturalarını ödeyemeyen arkadaşlarla bir araya geleceğiz, bir terör örgütü kuracağız” fikri bir harika. Bu “şimdi terör örgütü kurmak çok moda şekerim “ tadında bir ironiyi çağrıştırıyor. Ne dersiniz?
Ferhan Şensoy – Aslında bunların durumu çok acıklı. Artık hiçbir çözüm kalmamış noktasına gelmişler. Alalım silahı, dağa çıkalım diyorlar. Ben o teröristlerden daha akıllıyım, daha zekiyim, daha kültürlüyüm, benim örgütüm onlardan daha iyi olabilir düşüncesi var.
SDK – Yusuf sorar. “Ülkenin ayıbını neden ben ödüyorum” Sahi, neden biz ödüyoruz?
Ferhan Şensoy – Neden benim “dokunulmazlığım” yok? Neden ülkenin ayıbını ben ödüyorum? Ülkedeki bu işsizliğin, pahalılığın, ülkenin gidişatındaki rezilliğin sorumlusu başımızdaki hükümet. Ülkeyi gerinerek yönetiyor ya, cezayı neden ben ödüyorum? Faturayı neden ben ödüyorum? O ödesin!
SDK – Yusuf’un söylediği başka bir şey daha var. “Bize iş vaat edenlerin içeri girmesi lazım.”
Ferhan Şensoy – Baştakiler bas bas bağırıyorlar işsizlik bitecek diye. 13 Haziran’da işsizlik bitecek mi? Hayır, yalan söylüyor bize. Böyle de oyalıyorlar. Oyu veren biziz. Kimse oy vermese, hükümet yok.
SDK – Yusuf oyunun bir yerinde “bu ülkede, bu kadar çok “yolsuzluk” olmasa, bu kadar “yüksek su faturaları” gelmezdi” diyor. Su faturası ile yolsuzluğun ne ilgisi var?
Ferhan Şensoy – Yolsuzluk dediğimiz, İSKİ’de de var, doğal gazda da var. Birileri para çalıyor. Para götürüyor. Bu zamlar, bundan oluyor. Birileri “zengin olmanın telaşında”. Para hemen birilerine dağıtılıyor. Türkiye’de birileri çok zengin oldu. Orta sınıf kayboldu. Bir de çoğunluk olarak, “sürünen sınıf” var. Birleri zengin edildi, parayı onlar emdiler. Bize para kalmadı. Yeşil sermaye parayı aldı götürdü. Yeşil sermaye tarafında olanlar çok zengin oldu. Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı AKP iktidarı döneminde bilmem kaç misli katlanmış. Biz kim oluyoruz da Türkler olarak dolar milyarderi listesine giriyoruz? Türkler girmiyor, “bazı arkadaşlar” cemaat, “can arkadaşlar” bu listeye giriyor. “Bazı arkadaşlar” dolar milyarderi listesinde, dünyanın petrol milyarderleri ile aşık atıyor. Bu “bazı arkadaşlar” o kadar parayı üç yıl içinde nereden buldu? O kadar para, üç yıl içinde çalışılarak kazanılmaz ki? Burada ciddi bir hırsızlık, ciddi bir yolsuzluk var. Hepsinin dosyası var. “Dokunulmazlıkları” olduğu için mahkemeye gitmiyorlar. “Dokunulmazlık” olmasa hükümetin yarısı hapiste.
SDK – Yusuf aynı soruyu soruyor. “Neden benim dokunulmazlığım yok?”
Ferhan Şensoy- Evet, neden benim “dokunulmazlığım” yok? Bu “onların neden var?” sorusunun tersten sorulmuş hali. O zaman benim de “dokunulmazlığım” olsun, bana da 45cm den fazla yaklaşamasınlar. Evet, herkesin “dokunulmazlığı” olsun.
SDK – Londra’da Yüksek Lisans yapmış Makine Mühendisi Yusuf’un durumu söz konusu olunca, “bilgileri ve birikimleri heba edilmiş olan” aynı şekilde “Londra’da okumuş”, aynı şekilde “işsiz” benim gibi çok sayıda kişi aynı duyguyu hissetmiştir sanırım. Ferhan Şensoy “beni yazmış, bu oyun beni anlatıyor” duygusunu kaç kişi paylaşıyor?
Ferhan Şensoy – Çevremde böyle olan insanlar var. Tanıdıklarım var. Her oyundan sonra, kitap imzalarken en az bir kişi, “Yüksek Makine Mühendisiyim, yüksek lisans yaptım, işsizim, beni yazmışsın” diyor. “Bu “beni yazmışsınız” sözüyle gelen işsiz çok sayıda insan var. Ben bu kadar çok olduğunu bilmiyordum. Özellikle, makine mühendisi branşında bu kadar çok işsiz olduğunu bilmiyordum. Her gece geliyor. “Makine Mühendisiyim, Yüksek Lisans yaptım, işsizim”. Ben yazarken Yüksek Makine Mühendisini bilerek seçtim. Çünkü çok fazla talep olunan bir branştır. En fazla “lazım olan” branştır. Ben oyunu abartarak,
“o bile işsizse” düşüncesinden yola çıkarak, bunu “uç örnek” olarak aldım. Ama ben o
“uç örneklere” her gece rastlıyorum.
SDK – Makine mühendisinin “paylaşılamıyor” olması lazım. Girilmesi en zor olan bölüm, en yüksek puanla öğrenci alan bölüm. Yani oradan çıkanların “havada kapılması” lazım.
Ferhan Şensoy – Evet, Londra’da yüksek lisans yapmış bir makine mühendisi bu ülkede iş bulamıyorsa, diğerleri ne yapsın?
SDK – “Kurye olman için motosiklet alman lazım”. İyi de motosiklet almama değecek mi? Ne kadar ödeyeceksiniz? Zarf başına “1Lira”. Şaka mı bu?
Ferhan Şensoy – Gerçek bu. Yazarken kuryelik yapanlarla konuştum. Onlardan öğrendim. Zarf başına 1Lira alınıyor. Bir günde İstanbul trafiğinde dağıtsa dağıtsa kaç zarf dağıtabilir? Bir günde en fazla 30 tane zarf dağıtsa, 1Liradan 30 Lira eder. Akşam 30 lira alacak. Bunu bir amele de alır. Bir makine mühendisi bu işi neden yapsın ki? Peki, “neden yapıyorsun bu işi” diye soruyorum. Genç çocuk da, “ağabey, ben motosiklet kullanmayı çok seviyorum, gezmeyi seviyorum, gezerken de zarf dağıtıyorum, benzinimi koyuyorlar, bedavadan gezmiş oluyorum” diyor. Hobi olarak yapıyor yani. Hobisi o. Zaten oyunda işveren adam da söylüyor “ikinci bir işiniz olmak zorunda, bu işle geçinmeniz mümkün değil, motosikleti seversen yaparsın” diyor Bir de o kuryeler canları ceplerinde, deli gibi motor kullanarak, o arabaların arasında, zarf yetiştirmeye çalışıyorlar. Ölen var, yaralanan var, sakatlanan var ama sigortaları yok, hiç bir güvenceleri yok.
SDK – Hakim, Yusuf’a soruyor “Tekel çadırında yer aldın mı?” Yusuf şaşkın “Hayır, Hakim Bey, o sırada ben iş arıyordum”. Hakim “Peki, Ergenekon’la bir ilişkin var mı?” diye sorunca salonda bir kahkaha krizine yol açıyor. Nedir bu hakimlerin “Ergenekon takıntısı”?
Ferhan Şensoy – Hakim sonra durumu kendisi açıklıyor. “Her gün yazılı tamim geliyor. Araştırılacak deniyor.” Hakim orada “aracı” olarak bulunuyor. Emir komuta zinciri içinde o hakim. Özel yetkili savcılar var. Başbakan kendisi söylüyor ya. “Savcı benim” diye. Oradaki savcılara ve hakimlere de “ne yapması gerektiği” söyleniyor. Yargıda bağımsızlık yok.
Bitti o iş.
SDK – Komik bir biçimde, hani o çok korkulan “askeri diktatörlükten” bahsedebilir miyiz?
Ferhan Şensoy - Bu daha korkunç. Emir komuta zincirinde, komutanın söylediği çok saçma bir şeyse “yapmama” hakkın var. Çıkarırsın askeri üniformanı, “ben onu yapmam” diyebilirsin.
SDK – “Vatandaşlık görevini” yaptığını iddia eden “ihbarcı komşu”, “muhbir vatandaş” Şakire Hanımın durumunu biraz konuşalım.
Ferhan Şensoy - Şakire Hanım “mahalle baskısının” temsilcisi. Bugün mahallelerde o kadın ve benzerleri var. Şakire “muhbirlik” yapıyor. Yusuf’u ihbar ediyor. Zühre için “o kadın orospu olur, hemen evlendirelim” diyor. Muhbirlik yapmanın bir “vatandaşlık görevi” haline getirildiği bir mahalle baskısı ile karşı karşıyayız. İşi “iyi vatandaş olmak için muhbir vatandaş olmak lazım” durumuna getiriyorlar.
SDK – Oyun sırasında oyuncuların tespih yerine kullandıkları ve ellerinde çevirdikleri bir alet var. Sonra garip bir telefon, içi boş çantalar. Objelerin kullanımı üzerine neler söylenebilir?
Ferhan Şensoy – Eskiden maçlarda kullanılan kaynana zırıltısı, vuvuzelanın atası. Benim gençliğimde herkesin elinde bu kaynana zırıltısından olur, gol olunca çalınır, protesto için tıırrrrr herkes kaynana zırıltısını elinde çevirirdi. Objelerin kullanımına gelince oyunun bütününde dekorda ve rejide böyle bir “uyumsuzluk” var. Telefon yerine Costa Rica’dan gelen gürültü aleti var. Çantalar metalik ve içi boş. Kaynana zırıltısı da tespih yerine geçiyor. Rejide, dekorda absürdü yani “uyumsuz mantığı” kullandık. Amacımız her aleti kendi işlevi dışında kullanmaktı ama gürültü aletinin telefon olduğunu herkes anlıyordu.
SDK – Yusuf, Zühre’ye “hapishane sakin, güvenli” diyor. Herkes hapishaneden kaçmaya çalışırken Yusuf hapishaneye yerleşmeye çalışıyor. Yusuf çıldırdı mı?
Ferhan Şensoy - Burada kara mizah var. Dışarısı o kadar korkunç ki, hapishane güzel aslında. Burada altı çizili bir ironi var. Hapishaneyi güzel bulacak hale gelmiş. Bak, ne güzel kira da vermeyeceğiz diyor. Yusuf’un karısına “lojmanda oturacağız” dediği yer, demir parmaklıklı pencereli hapishane hücresi. Zühre’yi de çağırdığı yer “hapishane hücresi”. Yani, hep hapiste kalacaklar. Karısını da alacak içeri.
SDK – Yeni işini de çok seviyor. Yüksek Makine Mühendisliğinden hapishanenin “kantininde tezgahtarlığa” terfi ediyor.
Ferhan Şensoy – Yeni işini sevmekten çok, “yıllar sonra, nihayet bir işim var” diyor. Para bile almıyor. Olsun. “Belirli bir işim var” diyor. İşsizlik ona o kadar çok koymuş ki, “tamam ya, bir işim var, çalışıyorum, çıkınca kantincilik yaparım” duygusuyla hareket ediyor.
SDK – “Kadın komiser sen niye Londra’dan geri döndün ki?” diyor. Sanki insanın ülkesine geri dönmesi büyük bir hataymış gibi. Kadın komiser ne demek istiyor?
Ferhan Şensoy – Yusuf, “Londra’ya öğrenmeye geldim, memleketime geri dönüp çalışacağım” düşüncesiyle geri dönüyor. Komiser, Yusuf’un yerinde olsa, Londra’da mastır yapsa, Londra’da kalır, geri dönmez. Komiser zaten biliyor, gelinecek bir ülke değil burası.
Komiser Yusuf’a dönüp “sen bir yanlış yaptın” diyor.
SDK – “Beyin göçünü tersine çevireceğiz” diye beyanatlar veren devlet bakanı Yusuf gibileri pek dikkate almıyor galiba? O beyanatlara ne oldu?
Ferhan Şensoy – Şimdi seçim öncesinde buna benzer çok sayıda açıklama dinleyeceksiniz. Sonra da bu açıklamaları yapan insanlar aynı zamanda İngiliz doktor, Amerikalı öğretmen ithal edip çalıştırıyorlar.
SDK – Neden yetişmiş, doktor, öğretmen ve mühendisimiz varken yabancı insan alıyorlar?
Ferhan Şensoy – Bizimkiler işsiz kalsın diye.
SDK - Neden özellikle “beyin takımından” işsiz yaratıyorlar?
Ferhan Şensoy – Özellikle yaptıklarını sanmıyorum. Konuyla, sizin benim kafa yorduğumuz kadar “ilgili değiller”. Onlar, tamamen kendi dünyalarını kurmak, cemaatini uygun gördüğü biçimde devletin içine yerleştirmekle meşguller. Bu arada birileri “ben işsizim” derse, “merak etme, sana iş bulacağız” deyip yollarına devam ediyorlar.
SDK - Londra’da Yüksel Lisans yapmış Yusuf gibi Makine Mühendisleri şakadan bile olsa, “bir terör örgütü” kurmayı düşünürse, ne olacak bu ülkenin hali?
Ferhan Şensoy – Yusuf’un terör örgütü kuracağından değil, karakterde saf bir tarafı var. Yusuf çok akıllı ama aptal yanları da var. Adam Yüksek Makine Mühendisi ama içinde bulunduğu çaresizlikle iki de bir “salak çözümler” buluyor. Bulduğu çözümler, çözüm değil. Oyunda “onun salak taraflar var” deniyor. Marketten para çalıyor. Salak gibi kameraya doğru bakıyor. Güvenlik kamerasına yakalanıyor. Salak, salak işler yapıyor. Marketten galeta çalıyor, manavdan muz çalıyor. Giderek iş, “bir taksi çalsam, zenginiz” durumuna geliyor.
SDK – Yusuf götürüldüğü karakolda kendisine iyi davranan polise, “sakın bunları dışarıda söyleme, sizin karakolun da bağlı olduğu bir “imam” vardır” diyor. Neden? Devlet her karakola bir imam mı atamış?
Ferhan Şensoy – Yusuf’un söylediği cümle gayet açık. Polisin içindeki Fetullahçı cemaat var. İmamlar var. Hanefi Avcı “Haliçte Yaşayan Simonları” yazdı. Hanefi Avcı, isimleriyle yazdı bu insanları ama yazdığı bu insanlara hiçbir şey olmadı. Öyle birileri yok demedi kimse. Pensilvanya’dan bir tekzip de gelmedi. Ama Hanefi Avcı içerde. Kitap yazan içerde. Hiç yazmamak lazım.
SDK – Herkes sözde, “vah, vah, vah Yusuf Bey, Zühre Hanım çok üzüldük” diyor ama hiç kimse yardım etmek anlamında kılını bile kıpırdatmıyor.
Ferhan Şensoy – İnsanlar çaresizler. Çaresizlikten dolayı “korkuyorlar”. Ağzını açan içerde. Ağzını açan içerde. Kitap yazan içerde. Yazı yazan içerde. Kimse ağzını açmak istemiyor. Telefonda kimse konuşmak istemiyor. Toplumu bir “korku” sarmış. Zaten en tehlikeli olan bu “korku”! “Korku”, insanları sindiriyor. Başını kaldıran giderek azaldı. Başını kaldıranlar içeri girdi. Direk Silivri’de. Şimdi öyle bir psikozun içinde sıradan halk hemen siner. Zaten bunun için yapılıyor bütün bunlar. İşi “korku imparatorluğuna” dönüştürüyor.
SDK – Bu durumda, “muhbir vatandaş” Şakire Hanımların sayısı giderek artıyor. Yusuf’u da “muhbir” olarak görüyoruz. “Dallama” dediği baldızının kocası Ali Osman’ı “Ergenekon’a üye” diye ihbar ediyor. Bu nasıl mantık?
Ferhan Şensoy - Yusuf orada intikamını alıyor. “Ali Osman da Ergenekon’dan girsin içeri” diyor. Bir de şunun altını çiziyor. Ergenekon’dan içeri girenlerin çoğu konuyla ilgisiz insanlar. Eğer Ergenekon davası bir gün biterse, bu içeri giren insanların “suçsuz olduğu” anlaşılacak ve bu insanlar beraat edecek. Devlet suçsuz yere içerde yıllarca yatan bu insanlara “pardon” diyecek. O zaman, Yusuf da şu mantığı uyguluyor. Ergenekon’dan dolayı bir sürü suçsuz insanı içeri almıyorlar mı? Bu da içeri girsin. Yani, içerdeki insanların “suçsuzluğunu” tersten göstererek altını çiziyor. Bir ihbar etsem Ali Osman’ı da alırlar. Tamam kurtulalım şu Ali Osman’dan derdinde ya. Şak, alıyorlar zaten. Yaşasın. Burada “hiç alakası olmayan bir adam da içeri alınabiliyor” gerçeğinin altını çiziliyor.
SDK – Galiba ülkeyi “ortaokul mezunu, ticaretten zengin olmuş holding sahibi” Ali Osman’lar yönetiyor, değil mi?
SDK – Değerler sistemi alt üst oldu diyebilir miyiz?
Ferhan Şensoy – Evet, “ayaklar baş oldu” dediğimiz şey. Şimdi onu yaşıyoruz. Dolar Milyarderi sayımız, “dolar milyarderleri listesinde” bayağı yükselmiş. Kalite yok ama
dolar var.
SDK - Gidişat nereye?
Ferhan Şensoy – Bilmiyorum. Ben halkın sağduyusuna güvenimi hala kaybetmedim. Belki önümüzdeki seçimde “artık burasına gelmiş” bir halk, mevcut iktidara bir tokat atabilir diye bir umudum var hala.
Hayal kurmanın bile bir “hayal” olduğu bu zor zamanlarda, Zühre’nin tek bir isteği vardır. “İşim olsun, aşım olsun, emeğimin karşılığını alayım başka bir şey istemiyorum. Sadece boş zamanlarımda “kitap okumak” istiyorum.” Zühre burada eğitimli, kültürlü, bilerek “işsiz” ve “aç bırakılmış” aydın kesimin ortak sesidir. Umudunu ve akıl sağlığını yitirmeden direnmeye devam eder. Tıpkı bu ülkenin diğer aydınları gibi.