Murat Karasu
15.03.1999
|
Seyirci ; Öncelikle bu hayli gecikmiş yazı için özür dilemeliyim. "Site" nin yeniden oluşturulması nedeniyle söz verdiğim tarihte yazımı sizlere ulaştıramadım, bağışlayacağınızı umuyorum. Geçen yazıda yeri gelmişken yazım hataları nedeniylede özür diliyorum. Türkiye tiyatrosunun geçen 75 yıl içinde geldiği noktaya kuşbakışı bir göz atmış, oyuncu, yönetmen, yazar, gibi ana başlıklarla tiyatro üreticileri üzerine kişisel değerlendirmemi aktarmaya çalıştım. Bu kez de öteki tarafa, yani tiyatronun olmazsa olmazı seyirciye bakmak istiyorum. Seyirci; bir olayı gören, izleyen, eğlenmek için bakan kimse, diye tanımlanıyor sözlüklerde. Biz tiyatrocuların tüm emeklerinin, çabalarının, mutluluklarının ve mutsuzluklarının odağında duran kimse, yani seyirci. Mesleğe başladığım günden bu yana en çok arasında "seyirci yetiştirmeliyiz!"sözü geliyor. İyi niyetle, uzağa baktıkça duyulan kaygıyla söyleniveren bu sözün nasıl gerçekleşebileceğine aklım hiç ermemiştir. Ülkemizdeki kısacık tarihi içinde tiyatrocuların belki de en yoğun uğraş verdikleri konu bu olmuştur. Ama şu ya da bu nedenle her defasında yenik düşmüşlerdir. Can alıcı örneklerden biri Muhsin Ertuğrul' un bin bir özenle var etmeye çalıştığı çocuk tiyatrosu olgusunun bugün bulunduğu noktadır. Tiyatro sanatını bu ülke insanları için vazgeçilmez kılabildik mi? Hiç sanmıyorum ! Rüzgar gülü gibi sürekli yön değiştiren kitleye kodlanmış bir tiyatro eğitimi vermenin sağlıklı sonuçlar doğuracağı düşünülebilir mi? Serada yetiştirilebilir bir şey değil ki seyirci. Günümüzden hareketle tiyatrolarımızın krizi atlattıkları, seyircinin artan bir ivmeyle tiyatro salonlarına geri döndüğü ve dolayısıyla tiyatro camiasının da pek fazla "seyircimiz yok" serzenişinde bulunmadığı bir süreçten geçiyoruz. Her ne kadar tiyatro ve salon sayımız eksilmişte olsa sevindirici bu durum aksi yönden ve daha dikkatlice baktığımızda tedirgin edici hatta gelecek adına endişe verici bir resme götürüyor bizi. Gerçekte tercihlerini popüler olandan, kolaydan, sanatsal ve estetik kaygıları olmayandan yana koyan, ancak, önüne iyisiyle, kötüsüyle tiyatro adı altında her şeyi tüketen seyirci profili içine düştüğümüz toplumsal açmazın ta kendisi olarak çıkıyor karşımıza. Bilinçsizce geldiği ve sıkıntıdan "bağrına jiletler atarak", neredeyse dakikaları sayarak, arada bir nabzını tutarak izlediği bir oyunun bitiminde ayağa fırlayıp, dakikalarca alkış tutan seyircinin kafa karışıklığını ölçebilmenin olanağı var mı? Rahatlıkla, sahtekarca ve ikiyüzlü diye tanımlayacağımız bu davranışın patolojisi nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Kestirmeden giderek, toplumsal değer erozyonunun, kimliksizleşmenin, sığlaşmanın, hatta dibe vuruşun göstergesi diye düşünebiliriz. Galiba tiyatro seyircisi her dönemde ülkemizdeki kültürel kalitenin ve yetişmiş insan değerlendirmesinin özeti gibi! "Neden böyle yapıyorsun ey seyirci" demek, sonradan "ama çok ayıp" diye eklemek durumu kurtarmıyor. Elbette ki o seyirci ülkesinde soluduğu ekonomik, sosyal, kültürel, etik durumun etkisiyle geliyor tiyatroya ve kendi beğenilerine karşılıklar arıyor. Kendi beğenilerinin hangi ölçütlerle belirlendiği sorusunu ıskalasa da bir vakıa olarak oturuyor koltuğunda. Örneğin sosyal bir oluşumun üyesi olduğu her halinden belli bir beyefendiyle, şık giyimli, gelir düzeyi hayli yüksek bir hanımefendinin perde arasında Çehov' un "martı" sı ile bir gece önce izledikleri bir tv şovmeninin şovunu kıyaslamasını, o tv şovmenini sahnede seyretmekte olduğu dünya çapındaki oyunculara yeğlemesini duymak aniden sizde beyin buruşukluğuna yol açsa da onları da yıl sonunda açıklanacak "bu yıl ülkemizdeki tiyatro seyirci sayısı" istatistiğinde göreceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Zaten bu sayısal verileri de anlamakta zorluk çekiyorum doğrusu. Arşivlerde örneğin şehir tiyatrolarının 1935-36 sezonunda seyirci sayısı 350.000 iken 1995- 96 sezonunda 400.000gözüküyor. 50.000 kişilik bir artış! İstanbul un nüfus artışıyla oranladığımızda hazin bir manzara. Hele hele tiyatrolarımızın seyirciye kolaylık olsun niyetiyle başlattıkları toplu satış programlarıyla, niyeti olanı olmayanı tiyatroya getirme taktikleri de düşünülünce olayın vahameti biraz daha büyüyor. Hemen bir dönem çalıştığım bölge tiyatrosunda yaşadıklarımı anımsıyorum. Her gece biz 30 –40 kişiye temsil verirken gişe de yer kalmadığını öğreniyorduk. Merak edip araştırınca gördük ki olay şu ! tiyatro idaresi bölgedeki fabrikalarda etkili bir işçi sendikası ile anlaşma yapmış onlarda işverenle yapılan toplu sözleşmelerde her işçiye her ay iki kez çift kişilik tiyatro bileti getirilmesi koşulunu koymuşlar! İşçilere bu biletler dağıtılıyor ancak tiyatroya gelmiyorlar. Biz 30-40 kişiye oynuyoruz ama istatistiklere göre seyirci sayımız 300 dür. Neyse biz sayıları bir kenara bırakarak "tiyatro seyircisini nasıl yetiştirsek" sorunsalına dönelim. Ahmet Vefik paşanın Bursa valiliği döneminde himayesine aldığı fasulyacıyan kumpanyasına temsiller verdirirken seyircilere "nasıl davranmaları gerektiği" konusunda uyarılar yaptırdığı biliniyor. Bu yöntem daha sonraları çok sık kullanılıyor. Örneğin 1924 yılında Muhsin Ertuğrul altı maddelik bir "tiyatro adabı" broşürü hazırlıyor. Bir göz atalım: 1- Tiyatro eğlence yeri değil, büyüklerin mektebidir. 2- Tiyatroya mümkün olduğunca temiz giyinilip gidilir ve gürültüsüzce bir mevki e oturulur. 3- Perdenin açılacağını ihbar eden işaretten sonra perde kapanıncaya kadar artık bir kelime bile konuşulmadan yalnız eser dinlenir. Bir milletin bilgi ve anlayış seviyesi sanat eserlerine ve sanatkarlarına gösterdiği alaka ile ölçülür. 4- Tiyatro da sigara içmek doğru değildir. Fakat mecburiyetse perde aralarında içilir. 5- Perde aralarındaki istirahat müddetleri evvelce tayin ve ilan edilmiştir. Sabırsızlanmak bu müddeti kısaltmaz. 6- Islık çalmak, ayakları yere vurmak, (lüzumsuz yere) alkışlamak takdir etmek değildir. 1924 ten 1999' a 75 yıl geçmiş ancak bazı maddeler ne kadar aşina değil mi? Gerçi bu günde benzer anonslar yapılıyor tiyatrolar da "dijital saatlerinizi, cep telefonlarınızı, çağrı cihazlarınızı kapatınız, fotoğraf çekmeyiniz" bu durum fındık fıstığın yerini elektronik aygıtların alması dışında çok ta değişen bir durum olmadığını göstermez mi? Pek çok tiyatroda patlamış mısır sesi eşliğinde izlenmiyor mu oyunlar? Demek ki seyircinin kulağını çekmek, parmak sallamak çok ta etkili bir yöntem değilmiş. Tiyatro seyircisinin kalitesi ülkede ki insan malzemesinin, eğitimin, kabul gören değerlerin kısaca gelişmişliğin göstergesiymiş. Gelecek yazı da halk evlerinin kapanma sürecinden başlayarak ülke tiyatrosunun kılcal damarları olarak gördüğüm amatör tiyatrolarımıza değinelim istiyorum. Sağlıcakla kalın.
|
|