Murat Karasu: Tartışma,"yazarın hak ve sınırları" ile" yönetmenin hak ve
    sınırları" çerçevesinde oluşuyor...
  Ana Sayfa
  Editör   Savaş Aykılıç
  Loca I   Murat Karasu
  Loca II   Özdemir Nutku
  Loca III  Tamer Levent
  Kulis   
  Konuk   
  Portre  

  Tiyatrolar...
  Şehir Haritası..
  Oyun Eleştrileri..
  Tiyatro Ödülleri..
  Sizin eleştirileriniz ..

  Teks mi Arıyorsunuz...

  Bir Tiyaroda oynamak istiyorsunuz...

  Tiyatronuza oyuncu arıyorsunuz...

  Tiyatroda Telif hakları üzerine...


  Duyurularınızı   ilanlarınızı gönderin   ücretsiz yayınlayalım.


  Bizimle çalışmak istermisiniz..


  Seyirci Profili Anketi


  Reklam vermek isterseniz..


 e-posta



| Ayın Oyunu | Ayın Söyleşisi | Ödüllü Yarışma | Sohbet | Kürsü |

Loca I... 

   "Oyunumun ırzına geçirtmem!!!"

    Son günlerde bu çıkışı oyun yazarlarımızdan hatta onların varislerinden sıkça duymaya başladık..Özellikle ödenekli tiyatrolarımız sezona girerken bu konuda ciddi sıkıntılar yaşadılar.Bir kısmını basından takip etmişsinizdir mutlaka..Sonuçta önemli bir kısmı uzlaşmayla sonuçlandı..Ancak görünen o ki bu sorun Türk tiyatrosu için önümüzdeki dönemlerde de baş ağrısı olmaya devam edecek..
    Tartışma,"yazarın hak ve sınırları" ile" yönetmenin hak ve sınırları" çerçevesinde oluşuyor..Her iki tarafta kendi haklarını sonuna kadar savunurken sınırlarının tarifleri konusunda patinaj yapıyorlar!..
    İlk gençliğimde yazmaya heves etmiş hatta denemiş biri olarak yazmanın,hele oyun yazmanın, ne denli meşakkatli,ne denli zor ve bir o kadar da talihsiz bir iş olduğunu bilenlerdenim..Günlerce , aylarca , hatta yıllarca uğraşıp, didinip yazdığınız oyunun belki de sonsuza dek raflarda bekleyeceğini,küflenip oyun mezarlığına gömüleceğini düşünerek,bilerek gene de inatla yazmak az şey midir?..Yazdığınızı kitap haline dönüştürme şansınız olsa bile bilirsiniz ki oyun sahneyle buluşmadığı, ete ,cana bürünmediği zaman bir değer ifade etmeyecektir..Söylermisiniz allahaşkına kaçımız roman gibi,öykü,şiir gibi oyun kitapları alır okuruz,sırf keyif için?..İtiraf etmeliyim ki oyun metinleri edebi türler arasında okunması bakımından en tatsız tuzsuz olanlarıdır benim açımdan..Okurken bile seyretmemizi önerirler bize!..Kısaca oyun metinleri sahnelenmedikleri sürece silik, zayıf, bizi cezbetmeyen edebi metinlerdir!..Onları etkili, hatırda kalan metinler haline dönüştürebilecek tek şey bir "sahne metni"ne ulaşmalarını sağlayabilmektir..Yoksa yazılmış ama çekilmemiş bir senaryodan,tasarlanmış ama çizilmemiş bir resimden,projelendirilmiş ama gerçekleşmemiş bir mimari eserden( vb.) ne farkları kalır?..
    Yaşamımda bugüne dek 30' a yakın oyun sahneledim ve bunların %85 i yerli oyunlardı.Yazarlarının neredeyse tamamıda bugün -çok şükür ki- hayatta..Açıkçası ufak tefek pürüzler dışında onlarla hiçbir sorun da yaşamadım..Hal böyle olunca " bu uyduruk bir tartışmadır,kişilerin sorunudur"diye kestirip atacağımı sanmayın..Evet yaşamadım, ama bu potansiyel tehlikeyi de hep hissettim..Neredeydi tehlike ?Elbette eldeki metni ,sahne metnine dönüştürme aşamasına geçtiğimizde ,yazarın içine girdiği ama pekte belli etmemeye özen gösterdiği “cümlelerimin başına neler gelecek acaba ?”endişesidir..Hele bir de onu provalardan uzak tutar arada bir de olsa arayıp sorup gidişat hakkında bilgi vermezseniz iyiden iyiye evhamlanacak ve bir gün gözü dönmüş bir biçimde karşınıza dikilip “oyunumun ırzına geçirtmem arkadaş!” diye esip gürlemeye başlayacaktır..Sonrası tam bir felaket!!Salvolar arka arkaya gelecektir: “Şu cümleyi değiştirmişsiniz!Neden??, .................!
    Şu bölümü atmışsınız !!Olmaz!Bütün oyunun anlamı kaybolmuş!!Olmaz ki canım!!, ........................!!
    Falanca sahneyle filanca sahnenin yerini değiştirmişsiniz!!Yapamazsın kardeşim,kimden izin aldın?Ayıptır ayıp!!
.............................!!!
    Ben arkada iki pencere var diye yazmıştım..Sen oraya araba lastiği koymuşsun? Ne mana yani!Hiç saygınız yok yazara hiç!.. .......................................!!!!
    Bak,bak,bak!Ne yapıyo o kadın öyle?Parantezi okumuyormusunuz kardeşim,”öfkeyle kalkar” yazmıyor mu ne sırıtıyor pişmiş kelle gibi?.. .................................................!!!!!
    Yorum mu? Ne yorumu kardeşim!Sen önce okuduğunu doğru anla ,doğru anlat ondan sonra yorumdan bahset bana!Senin gibileri yönetmen diye ortaya çıkaranlarda kabahat!Güzelim sanatın içine ettiniz be!.. ............................................................!!!!!
    Ne!!! Finali mi değiştireceksin!Hadi oradan! Oyunumun ırzına geçirtmem kardeşim..Çekerim ,oynatmam valla.!!
    Eee yönetmeninde sabrı bir yere kadar..Koptumu size kızılca kıyamet!Gel çık işin içinden....
    Şimdi kim haklı burada derseniz ben hiç kuşkusuz yazar haksız derim..Taraf mı tutuyorum?..Evet tutuyorum!Çünkü:
    Hiçbir yönetmen falanca oyunu alayım da ırzına geçeyim gibi sapkın bir düşünce içinde olmaz,olamaz...Bilir ki bir süre sonra seyircinin karşısına çıkacak olan yapıtın baş sorumlusu O' dur ve bu çalışma O'nun imzasını taşıyacaktır...
    O ,okuduğu metinden algıladığı,hayal ettiği ve seyirciyle paylaşmak istediği dünyayı yaratmanın peşine düşmüştür.Bu dünyayı gerçek kılabilmek için de metinden oyuncuya,ışıktan dekora, kostümden müziğe kullanabileceği tüm araçları kendi amacına uygun biçimde taşıyacaktır sahneye.. 
Murat Karasu


    O ,sahnede trafik polisliğine soyunmaz.Yazarın parantez içinde yazdıklarını emir komuta zinciri içinde algılamaz.Onları metni kavramak için, yazar tarafından verilmiş ip uçları olarak görür,bağlayıcı kabul etmez..
    O , eğer metine müdahale etme gereği duyuyorsa bunu kafasına esti diye yapmaz ,mutlaka amacına uygun dramaturjik bir çalışmanın üstüne oturtur..Çünkü O dramaturjiye inanır..
    O , bilir ki,bu metni yaşamı boyunca ,isisnalar olmazsa,ilk ve son kez sahneye koymaktadır.Ve yine bilir ki ,kendinden sonra da bu metin başkaları tarafından başka zamanlarda yine sahnelenecektir ve O,o zamanlarda iyi yapılmış bir işin sahibi olarak anılmak ister..
    Yönetmenin haklılık gerekçelerini daha da uzatabiliriz..Sorunun temelinde başta da belirttiğim gibi yazarın metniyle,sahneleme metni arasındaki çatışma yatar aslında..Belki de daha derinlerde çağdaş tiyatrodaki tanımıyla "yönetmen tiyatrosu" ile "muhafazakar,konsevatif" olanın çatışmasıdır bu...
    Tiyatro öldü mü,bitti mi tartışmaları arasında kimseye yararı olmayacak aptal bir tartışmadır...Ancak son dönemde tanık olduğum iki örnek gösteriyor ki yazarlarımız (yeni ya da eski kuşaktan hiç farketmiyor) bu örtülü mücadelede yeni çıkan telif hakları yasasıyla bir adım öne geçtiklerini düşünüyorlar,ve her sıkıntıda yasal haklarını kullanma tehdidinde bulunuyorlar..Bu durum bir tarafıyla telif hakları yasasının defolarından birini açığa çıkarırken,bir yandan da alanın asıl sahiplerine danışılmadan,bürokrat eliyle hazırlanan yasaların gelecekte de salt tiyatro dünyasına değil tüm sanat alanlarına ağır sıkıntılar yaşatabileceğinin ön uyarısı oluyor..(Kızım sana söylüyorum ,gelinim sen anla!Hani şu ödenekli tiyatrolar kapatılsa da parsayı biz toplasak diye düşünen aklı evvellerimiz var ya!!Dilerim tiyatrosuz kalmazlar!!.)
    Zaten kendini bildi bileli dar kapsamlı bir yazarlar lobisinin kuşatması ve tacizleri arasında kalmış Türk Tiyatrosu ve onun yönetmenleri iyice köşeye kıstırılmış hissediyorlar kendilerini ve çareyi yönetecekleri oyunları kendileri kaleme almakta buluyorlar- bkz-yönetmen yazarlar: Kenan Işık,Dinçer Sümer,Ferdi Merter, Erhan Gökgücü,Başar Sabuncu,Yılmaz Onay vb..- Bir başka ve daha ışıklı çıkış yolunun genç yazarlar yetiştirmek ,onlara el verip hem kısır tiyatro edebiyatımızı zenginleştirmek, hem de yazar - yönetmen arasındaki ortak terminolojinin oluşturulmasını hızlandırmak olduğunu düşünüyorsunuz amma umut bağladığınız genç yazarlarında daha ilk deneyde büyüklerinin izinden gittiklerini görüp düş kırıklığına uğruyorsunuz!-bkz-......................isim vermiyeceğim,ne de olsa genç onlar ..Bakarsınız değişirler.!
    Hasılı tiyatro gemisini yazarı, oyuncusu, tasarımcısı ,teknisyeni, biletçisi, teşrifatçısı, aklınıza gelen ne kadar emekçisi varsa onlar yüzdürmeye çalışıyorlar ancak unutmamak gerek ki dümende yönetmen var ve gidilecek rotayı, varılacak limanı o belirliyor. Son söz yönetmenin..
    Ey sevgili yazar,bu o kadar korkulacak birşey değil inan ki...Düşünsene Shakespeare'in oyunlarını tarih boyunca yeryüzünde kimbilir kaç yönetmen ,kaç biçimde sahnelemiştir! Söylermisin hangisi anımsanır tarih kayıtlarına düşülmüş birer satırdan gayrı?..Yönetmen fani, sen kalıcısın!
    Eh ,öyleyse izin ver de senin yapıtından ilham alarak o da giderayak kendi resmini çiziktirsin boşluğa..Sana olmasada birilerine bir hayrı dokunur belki de!.
    Sağlıcakla kalın...


Loca I; Murat Karasu'ya mail atmak istiyorum...

Bu yazı hakkında gorüşlerimi Tiyatronline izleyicileri ile paylaşmak istiyorum....
(Görüşleriniz bu yazının altında yayınlacaktır.)

YÖNETMEN Mİ, ALKOLLÜ SÜRÜCÜ MÜ, IRZ DÜŞMANI MI?
    İstanbul Devlet Tiyatrosu oyuncu/yönetmenlerinden Murat Karasu, internette (http://www.tiyatronline.com/loca100.htm) yayınlanan, "Oyunumun Irzına Geçirtmem!!!" başlıklı yazısında, "yönetmen tiyatrosu" bağlamında bir tartışma olduğunu söylüyor. Mesele şu: Yönetmen yazarın metnine müdahale edebilir mi? Oyun metninin ırzına geçebilir mi? Yoksa ona sadık mı kalmalı? Murat Karasu ırzına geçmenin mübah olduğunu ileri sürüyor. Ama burada çok tuhaf, çok komik bir durum var: Bir yönetmen olarak Murat Karasu'nun da bilmesi gerektiği gibi, Türk tiyatrosunda bu konuda yazılmış bir tek kitap bulunuyor, Coşkun Büktel'in "Yönetmen Tiyatrosu"na Karşı adlı 368 sayfalık kitabı. Ve Coşkun Büktel bu kitapta "yönetmen tiyatrosu"nun nasıl ve neden ahmakça ve alçakça bir şey olduğunu (kendi haklı ifadesiyle) "iki kere iki dört gibi" kanıtladığı halde, Murat Karasu bu kitap hiç yazılmamışcasına orada söylenenleri hiç muhatap almıyor, onlara cevap vermiyor. Halbuki "Irzına geçmek mübahtır" diyecek birinin o kitapta söylenenleri çürütmesi gerekirdi. Bunu yapmak yerine, o kitapta cevapları fazlasıyla verilmiş lakırdıları tekrarlamak abes oluyor.
    Eğer "Irzına geçmek mübahtır" derken Murat Karasu'nun işaret ettiği oyunlar, 15 yıl kadar önce kendi tecrübelerimden ve daha sonra Coşkun Büktel'in kitaplarından bildiğim, memleketi kanser gibi saran saçmalıklarsa, diyeceğim şu: Mutasyon geçirmiş bu garabetleri ırzlarına geçerek rehabilite etmek gibi beyhude bir çaba sarfetmek yerine, neşterle kesip atarak onlardan kurtulmak ve tümörün yayılmasına mani olmak gerekir. Bir yandan da, tiyatromuzda mutasyon geçirmemiş, sağlam hücre varsa, yani hakiki bir şey, "edebiyat" denebilecek bir oyun metni varsa onu sahnelemek gerekir. Eğer bu sağlam hücrede bir takım kusurlar var gibi görünüyorsa, oyunun sahibi, yaratıcısı olan kişiye, yani yazara başvurarak bunlar giderilebilir. Daha iyi yaptığınızı mantıklı bir biçimde kanıtladığınız sürece, bu edebi eserlere müdahale hakkınız olabilir. Ama sahnelemek istediğiniz oyunlar Shakespeare, Ibsen, Strindberg, Chekhov, Tennesse Williams, Eugene O'Neill vs gibi bu diyardan göçmüş devlerin eserleriyse, yani klasiklerse, ben hiçbir müdahaleyi kaldıramam, kabullenemem, çünkü yönetmenle değil, Ibsen'le konuşmak isterim, yönetmenin ne dediğini değil onun ne dediğini duymak, görmek isterim ben. (Bir editör ya da yayıncı, Savaş ve Barış'ın yeni baskısında ona müdahale edebilir mi, onun ırzına geçebilir mi?) Kusurları olduğunu düşünüyorsa, yönetmen kalemi eline alıp bir eleştiri/tahlil yazarak onları gösterir, ama eserin kılına dokunamaz. Dokunursa ne mi olur? Irzına geçmiş olur ve sonunda benim gibi bir sürü insan da tiyatroya gitmek şöyle dursun, "tiyatro" kelimesini duyunca midesi bulanır hale gelir. 1960'lardan 2000'lere kadar geçen zamanda, nüfus zilyon kat artarken toplam seyirci sayısının değişmemesi, bu mide rahatsızlığının oldukça yaygın ve ciddi bir sorun olduğunu ortaya koymuyor mu?
    Türk tiyatrosundaki kanseri ve seyircilerdeki (bu kanserden kaynaklanan) ciddi ve yaygın mide rahatsızlığını tedavi edebilmek için derhal şu yoğun bakım programı uygulanmalı: Yukarıda da söylediğim gibi, tümörler kazınıp atılacak. Tekrar tümör çıkmaması ve sağlam hücrelerin oluşması, güçlenip çoğalması içinse, yönetmen haddini bilecek, kendisinin de oyun yazarı gibi sanatçı olduğunu veya ondan üstün olduğunu göstermeye çalışmayacak, böyle kompleksleri olmayacak. Kompleks yetersizlik hissinden kaynaklanır, ama yönetmen oyun yazarı olmadığına göre, bu konuda yeterli veya üstün olmak istemesi ve sonuçta komplekse kapılması saçma. Bu, mühendisin mimar olmadığı için kompleks duyması gibi abuk bir şey. Yönetmen kendi işinde, yani yazarın söylediğini seyirciye aktarmada, yazarı seyirciyle buluşturmada, yazarla seyirci arasında saydam bir aracı olma işinde yeterli olmaya çalışmalı; ancak böylelikle saygınlık kazanabilir. Kendi işinde yeterli olabilmesi için de yazarları ve metinleri hem akılla hem gönülle sevmesi, dürüst olması ve zeka/yetenek/bilgi sahibi olması gerekir. Zaten bu saydıklarımla kompleks ters orantılıdır, yani kendi alanında bu donanımda olan biri başka bir alanda komplekse kapılmaz.
    Ha bu arada, evet, yönetmenler (oyuncular da tabii) sanatçı değildirler. Yaratıcı, akıllı, zeki, kültürlü olabilirler, ama Chekhov'un olduğu anlamda sanatçı değildirler. Evet, sadece yaratıcı olmak sanatçı olmak için yeterli değil. Bir mühendis de, hatta bir ayakkabı boyacısı bile yaratıcı olabilir, ama sanatçı değildir. Robert De Niro da yaratıcı ve yetenekli olabilir, ama sanatçı değildir. Chekhov mimar, ama Robert De Niro veya yönetmen mühendistirler. Evet, kötü mimarlara karşı iyi mühendisler öne çıkarılabilir, ama sırf kendini mimar diye tanıtan herkes hakiki birer mimar değil diye, iyi mühendisleri mimar kabul edemeyiz. Sırf Kayahan'a yanlış yere sanatçı deniyor diye, "Öyleyse İdil Biret haydi haydi sanatçıdır" diyemeyiz. Veya hakiki ama nispeten mütavazı mimarlara karşı çok büyük mühendisler öne çıkarılabilir, ama yine de biri mimar diğeri mühendistir, aralarında kategorik bir fark vardır. Sırf Karayan Theodorakis'ten daha görkemli bir şahsiyet diye, Karayan'ı sanatçı sayamayız; Theodorakis Beethoven'la aynı başlık altında anılacak, Karayan değil. Sanatçı, hiç yoktan bir dünya yaratır ve zenginleştiren, derinleştiren, gerçekten daha gerçek, hakiki bir hayali tecrübe yaşatır bize. Sanatçı tanrı gibi bir şeydir. Robert De Niro değildir; o kuldur; yönetmen de öyle. Sanatçı yaratıcılığını yeni bir kalıp dökmekde kullanır, yönetmen ile oyuncu ise o kalıba uymakta. Sanatçı bestecidir, yönetmen ile oyuncu ise icracı.
    Murat Karasu bütün bunlara "Hayır efendim" diyor ve başka bir sürü komik şey sayıyor. (Onun sözlerini kalınlaştırarak aynen aldım, yani bozuk Türkçe onun):
"Her iki tarafta kendi haklarını sonuna kadar savunurken sınırlarının tarifleri konusunda patinaj yapıyorlar!.."
    Böyle bir cümle kuran biri hemen aşağıda oyun yazdığından söz ediyor. Şimdi gelin de, "taraf da" yerine "tarafta" yazan birinin oyununu okuma hevesi bulun kendinizde. Bu arada, Murat Karasu yönetmen tarafının nasıl patinaj yaptığına hiç değinmiyor. Neymiş, nasıl bir şeymiş yönetmenlerin patinajı?
"Yazdığınızı kitap haline dönüştürme şansınız olsa bile bilirsiniz ki oyun sahneyle buluşmadığı, ete, cana bürünmediği zaman bir değer ifade etmeyecektir.."
    Evet, oyun sahnelenmelidir, ama sahnelenmediğinde bir değer ifade etmeyeceğini söylemek komik. Yukarıda saydığım yazarların eserleri sahneyle buluşmadığında bir değer ifade etmiyorlar mı? Mesela Strindberg sahneyle buluşmadığında bir değer ifade etmiyor mu? Oyun metni kendi başına yaşayabilen edebi bir eserdir ve okurken kendiniz hayalinizde sahnelersiniz onu, hem de en ideal şekilde, istediğiniz gibi. Bu kadar hayal gücünüz yoksa, bırakın sahnelemeyi, edebiyatla hiç uğraşmayıp daha çok eğlenebileceğiniz şeylerle ilgilenmeniz hem kendiniz hem de başkaları için çok daha hayırlı olur.
"Söylermisiniz allahaşkına kaçımız roman gibi, öykü, şiir gibi oyun kitapları alır okuruz, sırf keyif için?.."
    Gerçi sizden değilim, ama ben okurum, tabii okumaya değecek bir şeyse; değilse ne okur, ne seyrederim. Hatta, okuyup beğendiğim bir oyun ülkemizde sahnelenecekse katiyen gitmem. Irzına geçileceğini bilirim çünkü. Eminim, edebiyat zevki olan başkaları da, benim gibi, oyunları sadece okumakla yetiniyor ve seyretmeyi reddediyorlardır. Böyle biri Arzu Tramvayı'nın lezzetini tatmak için onun sahnelenmesini bekler mi? Hakkıyla sahneleneceğine inansa bile beklemezken, bir de ırzına geçileceğini bilirse ne yapar? En azından şöyle der: ¨@¨¬µ¬µ¥¬†?^|]]. Yerli oyunlardan mı söz ediyoruz? Peki: İyi oyun mu var da okunmuyor? Bu iyi oyunu duyuran, destekleyen mi var da okunmuyor? Tabii, yerli veya yabancı, genel olarak oyun kitaplarının satışı konusunda da şu sorulabilir: "Madem oyun okunuyor, öyleyse Ahmet Altan bu kadar çok satarken neden oyun kitapları satmıyor?" E peki, Ahmet Altan çok satarken oyun kitapları satmıyor da, oyun biletleri mi satıyor? Hayır; 40 yılda nüfus zilyon kat artarken toplam seyirci sayısı aynı kalmış. Demek ki, "edebiyat" sıfatını hakedan oyun kitaplarının satmaması oyun biletlerinin sattığı anlamına gelmiyor. Ama, bu oyun kitapları satmazken Ahmet Altan'ın çok satması şu anlama geliyor: Ahmet Altan severler edebiyat sever değildir. Dünyanın her yerinde Ahmet Altan gibilerin müşterisi çoğunluk, edebiyat müşterisiyse azınlıktır, ama azınlık olan bu edebiyat müşterisi oyun okur; öte yandan, çoğunluk olan Ahmet Altan müşterisi oyun okumadığı gibi Tolstoy da okumaz.
"İtiraf etmeliyim ki oyun metinleri edebi türler arasında okunması bakımından en tatsız tuzsuz olanlarıdır benim açımdan.."
    Ne yazık! Tam tersine şöyle demeniz gerekirdi: "İyi bir oyun okuduğumda, bir yönetmen olarak, hemen kafamda sahneler canlanır. Ben en çok oyun okumayı severim."
"Kısaca oyun metinleri sahnelenmedikleri sürece silik, zayıf, bizi cezbetmeyen edebi metinlerdir!.. Onları etkili, hatırda kalan metinler haline dönüştürebilecek tek şey bir "sahne metni"ne ulaşmalarını sağlayabilmektir.."
    Yoksa Shakespeare de, Strindberg de, Ibsen de, Chekhov da, Eugene O'Neill da, Tennesse Williams da, Edward Albee de, Coşkun Büktel'in Theope'si de sahnelenmedikleri sürece silik, zayıf, bizi cezbetmeyen edebi metinler midir? Bu eserler de mi, "sahne metni"ne ulaşmadıkları sürece hatırda kalmıyorlar? Hem, sahi, neymiş bu "sahne metni"? Oyunlar zaten sahne metni değil mi? Yok, sözünü ettiğiniz, yukarıda da anlattığım üzere ülkemizi saran tümörlerse, ne sahnelemek, ne okumak, ne de ırzlarına geçmek onları rehabilite edemez, onları sahne metnine dönüştüremez. Onların ırzna geçmeye değmez. Onları neşterle kazıyıp atmak gerekir.
"Yoksa yazılmış ama çekilmemiş bir senaryodan, tasarlanmış ama çizilmemiş bir resimden, projelendirilmiş ama gerçekleşmemiş bir mimari eserden (vb.) ne farkları kalır?.."
    İşte yine, "Bu işin yarısı biziz, biz de sanatçıyız" kompleksi. Oyun metni, bir senaryodan, bir tasarımdan veya bir projeden başka bir şeydir, kendi başına da yaşayabilen bir edebi eserdir. Yukarıda andığım yazarların eserleri sadece birer proje midirler? Kral Lear sadece bir proje midir?
"Elbette eldeki metni, sahne metnine dönüştürme aşamasına geçtiğimizde, yazarın içine girdiği ama pekte belli etmemeye özen gösterdiği "cümlelerimin başına neler gelecek acaba?" endişesidir.. Hele bir de onu provalardan uzak tutar arada bir de olsa arayıp sorup gidişat hakkında bilgi vermezseniz iyiden iyiye evhamlanacak ve bir gün gözü dönmüş bir biçimde karşınıza dikilip "oyunumun ırzına geçirtmem arkadaş!" diye esip gürlemeye başlayacaktır."
    Duydunuz mu? Aslında şaşılacak bir şey değil; ortalıkta oyununa güvenen hakiki yazarlar olmazsa, "yönetmen tiyatrosu" yönetmenleri diye bir tür bu boşluğu doldurur ve Ali kıran başka kesen gibi yazarların oyunlarına sahip olabileceklerini, onlara istedikleri muameleyi yapabileceklerini ileri sürerler tabii. Halbuki, hakiki bir yazar, sahne metnine dönüştürülme aşamasında elindeki oyun metninin ırzına geçileceğini ve bu tecavüzün en rahat biçimde gerçekleşebilmesi için de provalardan uzak tutulmak isteneceğini çok iyi bilir. Bu yüzden de, endişesini belli etmemeye çalışmak veya atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra sızlanmak yerine, işin başında "Çüş" deyip, oyunu hemen çeker alır. Öte yandan, hakiki bir yönetmen ise, yazarı provalardan uzak tutmak değil, tam tersine, her an elinin altında tutmak için yanıp tutuşur, çünkü sahneleyeceği oyunun yaratıcısına her an danışabilmenin müthiş bir şans olduğunu bilir.
    Biraz ileride, Murat Karasu yönetmenin oyun metnine nasıl tecavüz ettiğini anlatıyor, ama işin garibi, yönetmene "Çüş" demek yerine, yazarı alaya alarak tecavüzü meşrulaştırmaya çalışıyor. Yazarı keriz göstermek için de, ona hakiki bir yazara uymayan keko ifadeler atfedip tuhaf bir imla kullanmış. Ama sırf, Murat Karasu hakiki bir yazarı doğru konuşturup davrandıracak kadar tiyatro bilmiyor diye, yönetmen ırz düşmanı olmaktan kurtulamıyor. Sadece ilk lakırdı uyuyor hakiki bir yazara, gerisi çok hafif kalıyor:
"Şu cümleyi değiştirmişsiniz! Neden??, .................!"
    Evet, tabii. Yazara, yani metnin yaratıcısına, sahibine o cümlesini neden değiştirdiğini anlatmak, bunu yapmak için mantıklı bir neden bulunduğunu göstermek, bunun hesabını vermek zorunda yönetmen.
"Şu bölümü atmışsınız !!Olmaz! Bütün oyunun anlamı kaybolmuş!! Olmaz ki canım!!, ........................!!"
    Hayır, o bölümü attığınızda oyunun anlamı gerçekten koybolmuşsa, yazar "Olmaz ki canım" gibi keko bir lakırdı etmekten ve zavallı gibi yakınmaktan çok fazlasını yapar; en azından "canım" yerine "ulan"lı bir cümle kurar. Aslında, böyle bir durumda yazar, zamanını da iğfal ettiği için yönetmeni bir güzel kalaylayıp oyunu çeker.
"Falanca sahneyle filanca sahnenin yerini değiştirmişsiniz!! Yapamazsın kardeşim, kimden izin aldın? Ayıptır ayıp!!.............................!!!"
    Allahallah! Yani, yazar yukarıdaki saçma durumda oyununu çekmedi ve hala bu yönetmenden, sahnelerin yerini değiştirmesi konusunda mantıklı bir gerekçe mi istiyor? Yönetmenin mantıklı gerekçe gösterme edebi ve kapasitesi olmadığını anlamadı mı hala? Bu, bir ırz düşmanına, "Karıma neden pandik attınız? Ayıptır, ayıp" demek kadar komik. Hadi canım! Yazar yönetmenin "yetersizliklerini" anlamıştır.
"Ben arkada iki pencere var diye yazmıştım.. Sen oraya araba lastiği koymuşsun? Ne mana yani! Hiç saygınız yok yazara hiç!.. .......................................!!!!"
    Çok enteresan! Demek, şimdi de karısının eteği kaldırılıyor ve yazar "Hiç saygınız yok" diyor ha! Pes doğrusu, ne hayal gücü. Böyle bir yazar olabilir mi? Bu yazar hala anlamadı mı yani, ırz düşmanı yönetmenin deliklerle, tekerleklerle kafayı bozduğunu.
"Bak, bak, bak! Ne yapıyo o kadın öyle? Parantezi okumuyormusunuz kardeşim, (öfkeyle kalkar) yazmıyor mu ne sırıtıyor pişmiş kelle gibi?.. .................................................!!!!!"
    Aa! Yazar bu sefer de karısının neden sırıttığını mı soruyor? Karısının "İmdat! Kurtarın" çığlıklarını sırıtmak mı sanıyor? Ben, iyice bu yazarın yazarlığından şüphelenmeye başladım, bu olsa olsa şu tümörlerin yaratıcısı olabilir, hakiki bir yazar değil. Hiçbir hakiki yazar bu kadar sabırlı olamaz; bu sabır değil salaklık.
"Yorum mu? Ne yorumu kardeşim! Sen önce okuduğunu doğru anla, doğru anlat ondan sonra yorumdan bahset bana! Senin gibileri yönetmen diye ortaya çıkaranlarda kabahat! Güzelim sanatın içine ettiniz be!.. ............................................................!!!!!"
    Ne komedi! Yazar, "yorum" diye diye karısının donu indirilirken, "Güzelim karımın içine ettiniz" diyor.
"Ne!!! Finali mi değiştireceksin! Hadi oradan! Oyunumun ırzına geçirtmem kardeşim.. Çekerim, oynatmam valla.!!"
    Geçmiş olsun. Karının ırzına geçildi, sıra saksafon çalmaya gelince "Irzına geçirtmem. Çekerim" diyorsun. Yuh!
"Eee yönetmeninde sabrı bir yere kadar. Koptumu size kızılca kıyamet! Gel çık işin içinden...."
    Karısına tecavüz ederken yazarın da "Oh!" demesini istiyor yani yönetmen. Yazar "Oh" demeyip sızlandığı için sabrı taşmış.
    Murat Karasu, anlaşıldığı üzere, yazarı haksız buluyor. Neden mi? Sıkı durun. İşte geliyor: "Hiçbir yönetmen falanca oyunu alayım da ırzına geçeyim gibi sapkın bir düşünce içinde olmaz, olamaz..."
    Lafa bak, çay demle. Niyetten bize ne, sonuçta yapılan şey tecavüz. Ayrıca, sapkın niyetli olmamak, sapkın veya kötü veya yanlış bir şey yapmamanın garantisi olabilir mi? Yanlış yapabilmek için sadece yetersiz olmak yeterli; yetenek bakımından veya zeka bakımından veya karakter bakımından veya bilgi bakımından veya her bakımdan. Niyet bakımından yetersiz olmak bunlardan sadece biri. Üstelik, niyet bakımından da saf olduklarına inanmıyorum "yönetmen tiyatrosu" yönetmenlerinin. Yazarla seyirci arasında saydam bir aracı olmak dışındaki her niyet sapkındır. Oyuna garezi olmaması böyle bir yönetmeni masum yapmıyor, çünkü tatmin etmek istediği seyirci değil, kendi sapkın açlığı. Bu laf, en masum benzetmeyle şöyle demek oluyor aslında: "Hiçbir alkollü sürücü insan öldürmek için allkollü araba kullanmaz."
    Murat Karasu devam ediyor: Yönetmen "Bilir ki bir süre sonra seyircinin karşısına çıkacak olan yapıtın baş sorumlusu O'dur ve bu çalışma O'nun imzasını taşıyacaktır..."     İşte baklayı ağzından çıkardı. İlla "Hayır işte! Hayır! Aslolan yazar değil, benim" kompleksi. Tabii ya; ırzına geçerse yönetmen sorumlu olur, ama onurlu bir şekilde haddini bilir, kendini göstermeye çalışmaz da yazarla seyirci arasında saydam bir aracı olmayı yeğler ve becerirse, olması gerektiği gibi, yönetmen takdir alır; seyirci naklen verilmiş, zenginleştiren, derinleştiren, gerçekten daha gerçek, hakiki bir hayali tecrübeyi yaşar; bu sayede daha geniş kitleyle iletişim kuran yazar da bu özel tecrübenin mimarı olarak seyircinin gönlünde ve tarihte hakkettiği yeri alır ve/veya sağlamlaştırır.
    Murat Karasu'ya göre: Yönetmen "Yazarın parantez içinde yazdıklarını emir komuta zinciri içinde algılamaz. Onları metni kavramak için, yazar tarafından verilmiş ip uçları olarak görür, bağlayıcı kabul etmez.."
    E tabii. Haliylen, ırz düşmanı pencereyi bile tekerlek olarak "yorumlayacak". Yazar ne derse desin. Hem yazar da kim oluyormuş? Di mi ama?
"O , eğer metine müdahale etme gereği duyuyorsa bunu kafasına esti diye yapmaz, mutlaka amacına uygun dramaturjik bir çalışmanın üstüne oturtur.. Çünkü O dramaturjiye inanır.."
    Şüphesiz. Yazarın karısına müdahale etme gereği duyduysa, bu kafasına esti diye değil, "dramaturji"sine esti diyedir. Karısını bir güzel "dramaturji"sinin üstüne oturtur. Neymiş bu dramaturji?
    Devam ediyor Murat Karasu: "Hasılı tiyatro gemisini yazarı, oyuncusu, tasarımcısı, teknisyeni, biletçisi, teşrifatçısı, aklınıza gelen ne kadar emekçisi varsa onlar yüzdürmeye çalışıyorlar ancak unutmamak gerek ki dümende yönetmen var ve gidilecek rotayı, varılacak limanı o belirliyor. Son söz yönetmenin."
    Eh, "yönetmen tiyatrosu" yönetmeni karının üstüne binerken aval aval seyredersen, o da "Dümen bende; rotayı da, limanı da ben belirlerim. Son söz benim" deyip kaptan olduğunu ilan edecek tabii. Bu arada, bunu da söyletip, adamın kompleksinin patolojik düzeyini ortaya çıkardın ya, bravo! Kusura bakma ama, Murat Karasu seni sadece biletçi gibi bir tayfa olarak gösteriyorsa da, sen aslında olsan olsan iskele babası olabilirsin. Hakiki bir yazar olsaydın, karının rotası da limanı da onun ayrılmaz birer parçası olurlardı ve kaptan olduğunu söyleyen bir ırz düşmanına değil, rotası ve limanıyla bir bütün olarak karına hakettiği değeri veren ve onun gemisi olmak isteyen hakiki bir yönetmene emanet ederdin böyle bir kadını.
    Şöyle diyor sonunda da: "Ey sevgili yazar, bu o kadar korkulacak bir şey değil inan ki...Düşünsene Shakespeare'in oyunlarını tarih boyunca yeryüzünde kimbilir kaç yönetmen, kaç biçimde sahnelemiştir! Söylermisin hangisi anımsanır tarih kayıtlarına düşülmüş birer satırdan gayrı?.. Yönetmen fani, sen kalıcısın! Eh, öyleyse izin ver de senin yapıtından ilham alarak o da giderayak kendi resmini çiziktirsin boşluğa.. Sana olmasada birilerine bir hayrı dokunur belki de!."
    Vallahi çok hoş. Bakın ne anlatıyor: "Ey sevgili yazar, bu o kadar korkulacak bir şey değil, inan ki. Karın hep senin, sen kalıcısın. Eh, öyleyse izin ver de, giderayak biz de kestaneyi bi çiziktiriverelim, bi ırzına geçelim, "dramaturji"mizin üstüne oturtalım. Bir kereyle orospu olunmaz. Sen de sızlanmayı bırak da, 'Oh' deyiver işte, n'olucak yani".
    Halbuki, Türk tiyatrosunun kurtulabilmesi için, sızlanmayacak ama "Oh" yerine, esaslı bir "Nah" diyebilecek kişilere ihtiyaç var.

Acar Burak
17, XII, 2002
Ayın Kitabı
Tiyatro dalında çıkan yeni kitapları inceleyerek birini ayın kitabı olarak seçiyoruz....
{Ayrıntı}
Tiyatro Müziği
Tiyatrolarımızın seçkin oyunlarının seçkin tiradlarını,dinlemeye doyamayacağınız müziklerini bu sayfada...
Tiyatrolarda kullanılan ses efeklerimi arıyorsunuz!
(mp3 formatında)
{Ayrıntı}
Terimler Sözlüğü
Tiyatro ile ilgili ne tür çalışma içine girilirse girilsin, karşımıza anlamını bilmediğimiz yada doğruluğundan kuşku duyduğumuz bir yığın kelime çıkar. Çünkü tiyatro; bir çok alanda da olduğu gibi kendine ait bir terminolojiye sahiptir. Bu bölümde sizin için seçtiğimiz tiyatro terimlerine ve bu terimlerin anlamları hakkında açıklamalara yer vereceğiz. {Ayrıntı}
Tiyatro Mutfağı
Dramaturgi:
Türk tiyatrosunun tarihçesine bakıldığında dramaturg sözcüğünün tiyatro terimleri arasında uzun zamandır yer aldığı görülür. İlk kez Ankara Devlet Tiyatrosunda dramaturg adı altında görev yapan kişilerin çalışma alanları, tiyatroya gönderilen oyunları okumak ve bunlarla ilgili raporlar düzenlemekle sınırlanmıştır.
Sahne Tasarım;
Işık Tasarım;
Giyisi Tasarım;
hakkında bilgiler detaylar... {Ayrıntı}
Arşiv

Sitemizde yer alan oyunlar ile repertuvar olarak saklanmaktadır...
{Ayrıntı}



[ Ana Sayfa | Haberler | Editör | Kulis | Konuk | Portre | Ödüller| Geleneksel ]
[ Eğitim | Çocuk | Tiyatrolar | Festivaller | Seyirci ödülleri | Kitaplık | Abone | Müzik | Sözlük | Mutfak | Arşiv ]

Copyright © 1999 Bu site e-tasarım yapımıdır.
e-posta.