Murat Karasu
15.01.1999
|
Ekim ayıyla birlikte yeni bir tiyatro sezonuna girdik. Her sezon başlangıcında daha öncekilerle kıyaslayınca biraz daha heyecansız, biraz daha coşkusuz, dilim varmıyor ama biraz daha geleceğe dair umutsuz olduğumu düşünüyorum. Belki kişisel yorgunlukların, yıllardır neredeyse bir teki bile çözülmemiş;aksine üstüne yenileri katılan sorunlar yumağının ve ilk kez bir usta' dan duyduğunu "dışarıda kış varken içeride bahar olmaz" sözünün habire doğrulanıyor olmasının bir sonucudur bu durum. Hepimizin ezber ettiği "Yeni Bir Sezona girerken tiyatromuzun sorunları" Başlıklı bir yazı yazmak niyetinde değilim. Çünkü tiyatrocu dostların herşeye karşın perdeleri açmak için yoğun bir çaba gösterdiklerini biliyorum. Salonlar yine dolup boşalmaya, gazetelerde oyun ilanları, eleştirileri, tanıtımları, yetersiz de olsa arada bir de olsa yerlerini almaya başladılar; Duvarlarda, afiş kulelerinde "Ben daha iyiyim, önce beni görün" Diye gözümüzün içine bakan oyun afişleri, şöyle bir göz atılıp sonra oraya buraya savrulan, trende, otobüste, metroda unutulan program dergileriyle ve kim bilir sayabileceğimiz daha pek çok ipucuyla bildik tanıdık bir tiyatro mevsimi daha başlıyor. Ne yazık ki yalnızca büyük kentler için elbette; Hatta o kentlerde yaşayan küçük bir grup için, hatta o grubun içinde tiyatro sanatına sadakatini yitirmemiş olanlar için yeni bir mevsim! Ya bunun dışında kalanlar? Onlar için yalnızca sonbahar, 98 sonbaharı, hepsi bu. Ha bir de hummalı bir çalışmayla hazırlanılan cumhuriyetin 75. Yıl kutlamaları. 7' den 70' e bağlılığımızı ispatlamak için ağır bir "samimiyet buhranı" na kapılmış haldeyiz. Herkes kendi penceresinden kendi meşrebince bağırıyor; "yaşasın cumhuriyet" . Cumhuriyet' in de içini boşaltıyoruz bu panayırda, yalnızca bir kuru gürültü kalıyor geriye. Peki ulusal tiyatromuz nerede duruyor bu hengamede! Geçen 75 yıllık sürecin çok büyük bir bölümünü devlet eliyle kurumlaştırılmış tiyatroyla, devlet tiyatrosu ile geçirmişiz. Daha da eski olan darülbedai geleneği şehir tiyatrolarıyla sürmüş. Sayıları kah artan kah eksilen özel tiyatrolarımız olmuş, konservatuarlarımızın, tiyatro kürsülerinin sayıları artmış dolayısıyla diplomalı tiyatrocularımızın sayısı yükselmiş ve bu listeye ekleyebileceğimiz pek çok olumlu gelişme, ancak asıl soru şu, Türk tiyatrosu bugün hangi noktada? Yazarı, yönetmeni, oyuncusu,tasarımcısı, teknik alt yapısı, eleştiri kurumu,eğitimi ile hangi noktada? Seyircisi, kitlesel desteği ile hangi noktada? Kısacası "Ulusal Tiyatro" dan söz etmek olasımı? Tiyatromuz kendine bir gelenek oluşturabilmiş mi? Devletin ürettiği kültür politikaları içinde böyle bir şey yok ya- kendine ne kadar yer bulabilmiş? Amatörlerin hali nice?... Her biri bir üst başlık olan bu soruları ne yazık ki güler yüzlü yanıtlarla karşılayamıyorum kendi adıma. Ben bir kuramcı, araştırmacı değilim elbette işin ehli arkadaşlar bunları tek tek tarihsel perspektif içinde irdeleyecek, inceleyecek ve yerli yerine oturtacaklardır. Benim durduğum yerden bakınca tek tük olumlu örneklere karşın pek de "ulusal bir tiyatro" nun varlığından söz edilemiyor. Ulusal mı, evrensel mi diye cılkı çıkmış bir tartışmanın içine dalmadan mercek altına alınması gereken iki temel öge : Birincisi uygulayıcılar yani üretenler, ikincisi seyirci yani tüketenler. Çok kalın hatlarıyla ve ayrıntılı değerlendirmeleri sonraya bırakarak bu iki ögeye bakarsak: Uygulayıcılar yani bizler bugün açıkça söylemeli ki kimin için ve ne için tiyatro yaptığımız sorusundan oldukça uzaktayız. Batılı formlardan kopyalanmış üretimleri, batılı formlardan kopyalanmış formlarla düzeltmeye, değiştirmeye ya da devirmeye çalışıyoruz. Batı da artık müzelik olmaya başlamış, pek çok teknik, pek çok sahneleme biçimi, pek çok öğreti bizde yeniden keşfedilip sadece plastik sunuşlarla ve asla altı doldurulmadan seyirciye sunuluyor. Bunlarda laf aramızda sanatseverlerimiz tarafından hayli önemseniyor, alkışlanıyor. "Bak" deniyor seyirciye "panayır kültürünün seyircisi senin kafan basmaz ama bu "modern" dir, anlamıyorsan o senin problemin, sen de biraz çağa ayak uydur ama!" Artık itiraf etmeli ki biz bir avuç insan birbirimize beğendirmek için tiyatro yapmaya başladık. Yaşadığımız coğrafyayı ekonomik, siyasal,sosyal coğrafyayı, üzerinde oturduğumuz o çok kültürlü yaşamı neredeyse sildik, unuttuk. O sonsuz kaynaklardan yararlanmayı hiç mi hiç düşünmüyoruz. Varsa yoksa batı' dan gelecek ilahlar, peygamberler. Her uluslar arası festival sonrası bunlardan mutlaka bir adet ediniyoruz. Bakınız Robert Wilson, Roberto Ciulli suretleri adamlar bize "sizin neleriniz var? Onları görelim diye geldik" diyorlar, biz se "aman efendim estağfurullah! Sizin yanınızda bizim lafımız mı olur" diyoruz. Kim bilir onlar da içlerinden hakkımızda neler geçirerek dönüyorlar ülkelerine. Yönetmenlerimiz daha artistik olanın peşine düşmüş tüy üstüne tüy dikiyor, kuş üstüne kuş kondurmaya çalışıyor ben de dahil – aslolan duruluk, anlaşılırlık, doğrudan ilişki kurma gibi tiyatronun önceliklerini gözardı edip daha komplike resimler kurup daha karmaşık dramaturgilerle oyunların zorluk derecelerini yükseltiyorlar ve seyirciyle oyun arasına aşılması güç bir set çekiyorlar. Hele hele bu yapılanlar oyuncular tarafından iyi kavranamamış , iyi kullanamamışsa işler iyice Arap saçına dönüyor. Oyuncu kendini yetiştirmeyi, her an hazır tutmayı bir yana bırakmış, toplumla ilişkisini en aza indirmiş, bilgi dağarcığına yeni şeyler katmaktan çoktan vazgeçmiş, görev bilinciyle yapılan icracılığı yaratıcılığa yeğlemiş, kendi dünyasına hapsolmuş bir profil çiziyor. Mutsuz, umutsuz günü kurtarıyor yalnızca. Yazar; Aynı şablonu tekrar tekrar kullanmaktan usanmamış, kel bir hikayeyi oyun diye satmanın telaşında, arkadan gelen kimseye el vermeyen,yol açmayan bencilliğiyle kendi gettosuna kapanmış yaşıyor."ulusal tiyatro" dan söz edebilmek için öncelikle bir tiyatro edebiyatınızın olması gerekmez mi? Gerekir. Peki var mı? Yok! Gözlerinizi kapayıp bir nefeste sayın bakalım kaç yerli oyun sayabilirsiniz? Tiyatronun diğer alanlarında da durum pek farklı değil. Tiyatronun diğer alanlarında da durum pek farklı değil. Aslında bilerek ve isteyerek meslektaşlarıma haksızlık ediyorum. Ancak geçen yıllar boyunca söylenmelerimizin, yakınmalarımızın, yakınmalarımızın dışında pek de somut sonuçlar üreten tartışmalar yaşamadık. "Senin yoğurdun benimkinden ekşi!" kavgasıyla geçti ve geçiyor yıllar. Haklı olarak, yıllarca belletilen "tiyatro budur, böyle yapılır" dayatmasına tepki duyuyor ve artık yeni şeyler söylemenin arayışlarına giriyoruz. Bu arayış bizi özgün kaynaklara götürmek yerine, başka bir yanlışa "yeni diye gördüğümüzü taklit" yanlışına götürüyor. Elbette yazılı kültüre "ehemmiyet" vermeyen bir toplumsal dokuda yaşadığımızı, bu yüzden kaynak konusunda kısır bir ortam içinde bulunduğumuzu yadsımıyorum. Hala bir tiyatro enstitüsüne sahip olmayışımız, sağlam bir arşivimizin bulunmaması nasıl açıklanabilir bilemiyorum. Sonuç olarak el yordamıyla tiyatro yaptığımıza ve bunu yaparken de istemeden de olsa sığınabileceğimiz adaları batırdığımıza inanıyorum. Farkındayım karamsar bir yazı oldu bu ancak önemli olan bir yerlerden başlayıp artık içtenlikle, açık yürekle sorunları, kişiselleştirmeden yeni oluşumlar yaratabilmek yeni çıkış yolları bulup yani adımlar atabilmekte gereksinimimiz olan tek şey "ışık, biraz daha ışık" . |
|