• ANA SAYFA
  • TİYATROLAR
  • SAHNELER
  • FESTİVAL
  • ÖDÜL
  • EĞİTİM
  • YAZARLAR
  • OYUNLAR
  • SÖZLÜK
  • GELENEKSEL
21 Mayıs Pazartesi
İçerik Gönder!
Üye Ol
Şifremi Unuttum

Arkadaşınıza Gönderin

Sadece TiyatrOnline'da yayınlanan bu haberi arkadaşınıza göndererek bilgilendirebilirsiniz, sadece aşağıdaki formu doldurup göndere tıklamanız yeterli.

Adınız
Gönderilecek E-Posta
Kategori: Oyun Eleştrisi
Tüm Yazarlar
Zucco İle Sıradışı Bir Devinim Ve Deneyim
 Çağdaş tiyatro rejisi, metne ihaneti salık verir, artık rejisör metnin sadık uygulayıcısı olmaktan vazgeçmelidir. Seyirci, oyunu izlerken kendisini bir metnin sayfalarını çeviriyor gibi değil de kapılarını yazarın açtığı bir dünyada rejisörün hayal gücü klavuzluğunda adımlıyor gibi hissetmelidir.
Okunma Sayısı: 476 21-12-2010 15:37

 

   ZUCCO İLE SIRADIŞI BİR DEVİNİM VE DENEYİM
 
mahvolmuş hayatlar
olağandır
bilgeler için de
ahmaklar için de.
ancak
o mahvolmuş hayat
bizimki olduğunda,
işte o zaman
farkına varırız
intiharların, ayyaşların,hapishane
kuşlarının,uyuşturucu müptelaları
ve benzerlerinin.”
 
C. Bukowski

 
    Çağdaş tiyatro rejisi, metne ihaneti salık verir, artık rejisör metnin sadık uygulayıcısı olmaktan vazgeçmelidir. Seyirci, oyunu izlerken kendisini bir metnin sayfalarını çeviriyor gibi değil de kapılarını yazarın açtığı bir dünyada rejisörün hayal gücü klavuzluğunda adımlıyor gibi hissetmelidir. Bu yüzden reji, “Ortalama bir evin oturma odasında” geçen tiyatro metinlerini yakıp küllerini odaların, evlerin, duvarların dışına bir yerlere savurmalıdır. Bu küller kah bir hapishanede, kah bir akıl hastanesinde, bazen de ayakları yerden kesilerek gerçekliğin soyutlandığı mekanlarda yeniden doğar.
 
    Türk Tiyatrosu’nda ise reji, metne sadık kalmayı bir etik olarak addeder ve metindeki kişilere sahne üzerindeki yerlerini işaret etmekle, repliklerin en doğru sesle verilmesini sağlayan bir orkestra şefi görevini üstlenmekle yetinir. Tabi ki bu, kuşbakışı bir manzaradır, ölçeği büyüttüğümüzde kuşkusuz ayrıksı birer yol izleyen rejisörlerin seyri de göze çarpmaktadır. Fakat bu rejisörler oldukça yalnızdır, gittikleri yollarda.
 
    Ahmet Yapar’ın kurucusu ve rejisörü olduğu Ankara Devinim Tiyatro da kuşkusuz yola yalnız başlamıştır ve görünen, bu yolculuğun böyle de devam edeceğidir. Zira Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları sandalyelerle, masalarla, berjer koltuklarla tıka basa doluyken onlar, kafeslerle ve fare kapanlarıyla sahneye çıkmıştır. Evet, Devinim Tiyatro; tiyatro sahnesindeki ilk selamına, Roberto Zucco’nun farklı bir yorumuyla çıkmıştır. Kanımca aldıkları alkışın her birini de sonuna kadar hak etmişlerdir.
 
    Ahmet Yapar’ın rejisinin hakkını vermek için öncelikle oyunun kısa bir dramaturgisini yapmak gerekmektedir. Bu, sahnedeki anlatım unsurlarının metinde işaret ettiği anlamları deşifre etmek adına da gereklidir.
 
    Bir seri katilin vakaları olarak görünen Roberto Zucco’nun ana teması, şiddet olgusudur. Zucco’nun ilk yaratıcısı olan Bernard Marie Koltes, şiddetin gereksindiği toplumsal ve bireysel koşulları çizmek yerine, şiddetin yarattığı bir antikahramanı anlatmayı tercih etmiştir. Yani karşımızda toplumun ya da psikolojik sınırların değil, şiddetin yarattığı bir seri katil vardır. Yazara göre şiddet, itici güçlerin sonucu oluşan bir eğilim değil, bir yatkınlıktır. Suçun ve şiddetin tornasında yükselen ise bir kahraman değil anti-kahramandır. Şiddetin iz sürdüğü yollarda ise bekaret, kadınlık, erkeklik, mutluluk gibi kavramlar sorgulanmaktadır. Zucco dışındaki oyun kişilerini yaratan ise bu yan temalardır. Oyun kişileri mutsuz, kirlenmiş ve kaybetmiştir. Hiçbir oyun kişisi de başta Roberto Zucco olmak üzere, masum değildir. Kimi kirletildiği, kimi mutsuz edildiği, kimi de kaybettiği için yitirmiştir masumiyetini.
 
    Zucco ile “kirlenen” Kız, artık bir kız çocuğu değil, bir dişidir ve kaç yaşında olduğu ve ne olduğu önemli değildir. Kirlendiği için artık abisi tarafından korunmaya da değer değildir. Abla, kendisini erkeklere karşı koruyabilen bir karakterdir. “Kötü kokan erkekler” onun hayatına değmemiştir, ama o yine de mutlu değildir. Abi, kardeşini o, dişiliğe adım atana kadar korumuş; namusu olan kardeşi kirlendiğinde ise, artık onun sermayesi olmuştur. Çünkü “O artık bir dişidir ve herkes için değersizdir.”
 
    Zucco, Bayan’ın oğlunun da katilidir fakat bu, Bayan’ın onun yanında olmasına engel değildir. Çünkü Bayan mutsuzdur, herkes onu enayi yerine koymaktadır; kocası, oğlu, hatta hizmetçisi bile. Belki de Zucco, ona dürüst davranan tek kişidir.
 
    Mahvolmuş hayatlarla dolu olan Roberto Zucco, Devinim Tiyatro tarafından sahneye taşındığında onarılmamış aksine oyun kişilerinin mahvı, simgeleştirilen bir gerçeklik algısıyla daha da belirgin kılınmıştır. Bu simgelerin başında kuşkusuz kostüm ve makyaj gelmektedir. Korku toplumunun altını çizmek isteyen yönetmen, Zucco dışındaki tüm oyun kişilerini polis kılmıştır. Her birinin birer üniforması, jopu, kelepçesi ve Ray Ban’ı vardır. Yaşadığımız yüzyılı baygın bir yüzyıl olarak tanımlayan yönetmenin, sahneye çıkardığı polislerin deformasyona uğramaması takdir edersiniz ki pek de imkanlı değildir. Bu yüzden polislerimiz jartiyerli, mini etekli, makyajı akmış ve perişan bir haldedir. Sahne üzerinde yalnızca kadınlar ve erkekler vardır; kostümlerdeki kişileştirme, yalnızca bu temel ayrım üzerinden yorumlanmıştır. Cinsiyet ayrımı ise üniformalardaki seksüel çağrışımı olan farklılıklarla verilmiştir(jartiyer, mini etek, renkli peruklar gibi) Doğuştan makyajı akan karakterlerdir bunlar, hiçbirinin ağladığına tanık olmadığımız için bunun birer doğum lekesi olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yönetmen, sahne üzerindeki bu fotoğrafla; kostüm ve makyajlarıyla, tarumar olmuş bir halde görünen oyun kişileriyle, bunun Zucco’dan önce de böyle olduğunu, yani sahne de var olan hayatların, henüz Zucco, hiçbirine dokunmamışken bile mahvolmuş olduğunu anlatmaktadır. Sahnede, boyası akmayan, façası bozulmayan, çorabı kaçmayan tek bir oyun kişisinin dahi olmayışı bundandır. Zucco’nunki de olsa olsa öldürücü olan son darbedir.
 
    Kapana sıkıştığımızı “müjdeleyen” yönetmen, tehlikenin boyutları hakkında fikir sahibi olmamız adına kafes şeklindeki iki dev kapanı sahneye çıkarıyor. Sahnede; kafeslerin içinde, üstünde, kenarlarında kaderleriyle cebelleşen, tutsak oyun kişileri... Tabi ki kafesin dışında, en tepede de doğru yoldan, ve üzerinde bulunduğu raydan azad edilmiş özgür bir Zucco. O, yalnızca duvarları takip ederek kapana sıkışmamayı ve kafeslerden firar etmeyi başarmış. Oyunun, Zucco’nun firarıyla başlayıp, güneşe yolcuğuyla sona erdiğini düşündüğümüzde, kafeslerin oyundaki etkisi hakkında da fikir sahibi oluruz. Kafesler, rejinin altını çizmek istediği anlama hizmet ettiği gibi sahne üzerindeki trafiği de düzenlemektedir. Sahne geçişleri, kafeslerin hareketi ve konumunun oyuncular tarafından değiştirilmesiyle sağlanmıştır. Bu hareket, epizotlar arasındaki farklılıkları da yansıtmaktadır. Bir sorgu sahnesi olan Dalila’da kafeslerin arka arkaya yerleştirilmesiyle bir derinlik sağlanırken, gardaki hesaplaşma sahnesinde ise yalnızca hesaplaşan iki kişiyi görünür kılan bir duvara dönüşmektedir. Kafeslerin en başarılı kullanıldığı sahne de kuşkusuz “Rehine” sahnesiydi. Zucco, bir çocuğun ve bir kadının başına silah dayamıştır, insanlarsa bunu yalnızca izlemektedir. Bu sahnede polisten daha cesur olduğunu iddia eden kalabalık, can güvenliklerini korumak için kafeslerin içine doluşmuşlardır; malum, dışarıda ölüm var. Yazarın absürd diyaloglarla ördüğü sahne, sahne üzerinde de benzer bir “saçmalığa” işaret etmektedir. Konuşmak daha doğrusu “vah vah” lamaktan başka bir işe yaramayan insan yığını; kafesin içinde, birden fazla kafası olan tek bir bedene dönüşür gitgide. Korkudan birbirine sarılan insanların yarattığı bir bedendir kafesin içindeki.
 
    Tüm oyun kişilerinin oyun boyunca, arkası dönük bir şekilde sahnede yer alması, her epizotun başında, epizotların isimlerini oyuncuların fısıltıyla söylemeleri; kostüm ve dekor dışındaki yabancılaştırma etmenleri arasında sayılabilir.
 
    Oyunculuk da yer yer yabancılaştırma yer yer yanılsama içeren bir yapıdadır. Onlar, üzerlerindeki kostüm ve makyajın, içinde bulundukları dünyanın yer yer farkına varıp yer yer yabancılaşırlar. Örneğin Şık Bayan, zengin ve mutlu görünen hayatının içinde aslında mutsuz bir kadındır. Her mutsuz, anlaşılamayan ve ilgi gösterilmeyen kadın gibi gel- gitlerle doludur. Mutsuzluğun bıçak gibi kestiği kadın; oldukça hırçındır, bir o kadar da sevgiye aç. Sahnedeki med-cezirinden bir an olsun bile kopmayan, benliğindeki karşıtlıkları bir karmaşaya çevirmeyen, aksine onu derinleştiren bir Şık Bayan izledik. Oyuncunun, Şık Bayan’ın trajedisinin içinden bulup çıkardığı karikatür ise komik olduğu kadar acıklıydı. Aynı oyuncu tarafından canlandırılan Abla da diğer kadınlar gibi mutsuzdur. Bir erkeğin dokunmadığı bir kadın olan Abla’nın “sınırda” yorumlanması, onu bir kız kurusu olmaktan çıkarmış; bunun yarattığı derinlik, izleyeni de içine çekmiştir. Abla’nın “hastalıklı” icra edilişi, oyun kişisini bir çok yoruma da açık kılmıştır. Abla’nın kıza hastalıklı düşkünlüğü enseste bile yorumlanabilir. Fakat bu hastalıklı düşkünlük izleyicide yine, sapkınlıktan çok iç burkucu bir tat bırakmaktadır. Bu yorum, kardeşini papatyalarla yıkayan ama yine de onun kirlenmesine engel olamayan bir ablanın trajedisinin önüne geçmemiştir.
 
    Kız ise, sevdiği adam tarafından kirletilen ama bunu kirlenmek değil kadınlık olarak adlandıran bir karakterdir. Sahnede; kirlense de saflığını kaybetmeyen, kadın olmaya çalıştıkça çocuklaşan, bir erkeğe abisi tarafından satıldığında bile masumiyetini sıkı sıkı elinde tutan bir Kız izledik. Seyircide, Kız’ı sahneden alıp onu bu hayattan kurtarma dürtüsünün oluşması da oyunculuğun başarısından başka bir şekilde nitelendirilmemelidir. Abi’nin kükreyen ama incitmeyen sesinin seyircinin kulaklarında hala çınladığına eminim. Abi rolünün handikaplarına, onu icra eden oyuncunun düşmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu rolün en büyük handikapı bence, onun her an insan dışı bir yaratığa dönüşme olasılığıdır. Çünkü Abi karakteri, bir çok özelliğiyle insanda nefret ve mide bulantısı uyandıracak bir karakterdir. Ve bu karakterin gereğinden fazla kaba ya da hoyrat yorumlanması, seyircinin ona körleşmesine yol açacaktır. Sahnedeki Abi’nin başarısı da bence rolü dozunda yorumlaması ve onun kişiliğinde küçük kırılmalar yaratmasında gizliydi.
 
    Diğer karakterler: Anne, Baba, Müfettiş, Travesti, Patroniçe, Gardiyanlar, Polisler yaşam gerçekliğine değil, metnin gerçekliğine uygun yorumlanmıştı. Anne, tamamen dramatik, Travesti ve Patroniçe gerçekçi, Müfettiş ise yer yer absürd yer yer gerçekçi bir üslupla çıkmışlardı sahneye. Gardiyanların gerçeküstü yorumu etkileyici, Polislerin ise gerçekçi yorumu sinir bozucuydu.
 
    Roberto Zucco ise, tüm bu renk cümbüşünün içinde renksiz, kokusuz bir karakterdi. Sahnedeki Zucco, onun edilgen iktidarının, görünmez haliyle kaderleri tayin edişinin farkındaydı. Rolünü büyütmek yerine onu derinleştirmeyi seçmesi bence doğru bir tercihti. Özellikle Metro ve Gar sahnelerinde yer alan tiradlardaki performansı göz doldurucuydu. Tirad içindeki rol değişimlerini, duygu geçişlerini ve zaman sıçrayışlarını hakkıyla ve dozunda yorumladı.
 
    Bu sefer de Ankara Devinim Tiyatro’nun nefesiyle can bulan Roberto Zucco, oyunculuk, kostüm, dekor, makyaj ve bunların hepsini kapsayan genel yorum itibarı ile günümüz tiyatrosunun çağdaş yorumlarına, doğru ama farklı bir örnek olarak kayıtlara geçecektir. Yönetmenin önceliklerinin başında “sıradışı” lığın geldiğini hatırlatacak olursak, bu oyunla sahnede sıra dışı bir devinim izlediğimizi söylemek yanlış olmayacaktır.
 
    Son olarak şunu da belirtmek isterim; ülkemizde rejisörlük, tecrübeli oyuncuların ve rejisörlerin tekelindeyken, çağdaş bir rejinin yeni mezun bir oyun yazarı tarafından da başarılı bir şekilde kotarılmış olduğunu görmek, birçok oyun yazarını ve tiyatroda kendisine yer arayan yeni solukları cesaretlendirecektir. Ortalama bir evin oturma odasında geçen metinleri oyun yazarının bizzat kendisinin yakması ve küllerin böylesi güzel bir manzaraya savrulması oyun yazarlarını ateşe teşvik edecektir umarım. Bu cesaret ve girişim belki bir gün özel girişimler ve kişisel cesaret gösterileri olmaktan çıkar, kamusal tiyatro kurumlarının da ilgisini çekmeyi başarır, kim bilir.
 
Etiketler: Roberto Zucco 
YAZARIN DİĞER YAZILARI
KULLANICI YORUMLARI
Tüm Yorumlar
Yorum Ekle
Kuralları Okudum Kabul Ediyorum
Bu habere hiç yorum yapılmamış. İlk yapan siz olun etkileşimi arttırın.
Gülbike Sonay Üte
....

Hakkında
EN ÇOK OKUNAN YAZILARI
Zucco İle Sıradışı Bir Devinim Ve Deneyi..
Reklam
Künye
iletişim
www.tiyatronline.com
Copyright © 1997-2010 Tiyatronline.com Bu sitedeki hiçbir bilgi kaynak gösterilmeksizin ve izinsiz kullanılamaz.