Tiyatromuzda mülteci sorununu ilk kez ele alan Cenk Gündoğdu’nun Radyonun İçindekiler’i ilk oyun olarak akılda kalan gerçekçiliğiyle son derece başarılı. Küreselleşmenin yok saydığı değerleri, kanayan Ortadoğu’yu, odaklandığı insanla gerilimi yüksek, çatışması yoğun ve bir o kadar da çarpıcı gelişmelere gebe...
Okunma Sayısı: 44501-02-2012 20:12
Tiyatromuzda mülteci sorununu ilk kez ele alan Cenk Gündoğdu’nun Radyonun İçindekiler’i ilk oyun olarak akılda kalan gerçekçiliğiyle son derece başarılı. Küreselleşmenin yok saydığı değerleri, kanayan Ortadoğu’yu, odaklandığı insanla gerilimi yüksek, çatışması yoğun ve bir o kadar da çarpıcı gelişmelere gebe.
Cenk Gündoğdu’nun İkaros Yayınları’nca okurla buluşturulan ilk oyunu Radyonun İçindekiler, mülteci sorununu ele alması sebebiyle tiyatromuzda bir ilke de imza atmıştır.
Oyun üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapan tiyatro eleştirmeni Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu ile Doç. Dr. Sema Göktaş’ın değerlendirmelerini de kitabın önsöz kısmında görmekteyiz.
Radyonun İçindekiler tiyatromuzda mülteci sorununu ele alan ilk oyun olması sebebiyle önemlidir ancak bu özelliğinin dışında; oyunu okuduğumda bir insanlık sorunu olan mültecilerin de insanca yaşama hakları olduğunu ve mülteciler üzerine yeterince düşünmediğimi gösterdi bana. Oyun, okuyup dilsel ve zihinsel bir yolculuğa çıkarmakla kalmadı bende dahası ve kanımca en önemlisi bir farkındalık da oluşturdu. Devletleri, insanları, sınırları ve sınırsız eşitsizlikleri sorgulamama sebep oldu ayrıca.
İki perdeden oluşan oyun; mültecilerin kaçmalarını sağlayan ve sonunda da dalgaların içinde yitip giden bir gemide geçiyor. Ön oyunda radyodan duyduğumuz haberlerin arasından bir insan kaçakçılığı haberi, asıl oyunu var eder. Bir çocuğun radyodan dinlediği habere kulak kesilmesinin ardından oyun birden gemiye yani radyonun içinde girer. Ve artık karşımızda hemen her gün duyup geçip gittiğimiz, farkına varmadığımız ya da önemsemediğimiz bir büyük acı vardır. Bu acı, sahnenin ortasında duran ve içinde saklanarak evinden yurdundan kaçıp karanlık bir yarından umut bekleyen insanların hikâyelerini tutan sandıklardadır. Bir nar gibi saçılan bu insanların korkuyla birbirlerine yaklaşmaları, ilkellikleri, suskunlukları ve umutlarını olayların içinde değişen hallerine tanık oluruz. Burada faşizmin iki insan arasında nasıl başladığını, ilkelliğin ve vandalizmin koşullarla insanı ne hale getiriğini yutkunarak duyuyorsunuz. Bir bardak su ve bir dilim ekmeğin nasıl da önemli olduğunu... Oyunda, ana mekân geminin ambarıdır ve bu kişilerin Türkiye üzerinden Avrupa’ya kaçmayı planlayan ve bütün yaşamlarını umut tacirlerine teslim eden İranlı, Iraklı, Filistinli, İsrailli ve Pakistanlıların asıl hikâyeleri üzerinden yaşadıkları coğrafyanın siyasi ve sosyal sıkıntılarını da görüyoruz. Bu anlamda da oyun çok katmanlı ve derinlikli okumalara açık.
Gündoğdu’nun ustalıkla kurduğu hemen her sözcüğünden anlaşılan Radyonun İçindekiler; adından, ele aldığı meseleden, yan ve direkt göndermelerinden, kukları oyuna dahil etmesinden sosyal/siyasi bir meseleyi insanı odağına alarak işlemesiyle ve dili, üslubuyla alakayı hak ediyor. Ümit ederim ki kısa süre içinde sahnelerde izleyiciyle buluşarak bu kanayan yaraya bakılmasına ve görülmesine sanatla vesile olur.
Oyunun başından sonuna değin bir duyarlılıkla ve ince göndermelerle karşılaşıyoruz. Gemi ambarında bulunan ve üzerinde USA yazan sandıkların içinden, insanlar çıkmaya başlıyor ve bu insanların ‘insanca’ yaşamak adına yaşamlarını ortaya koyan trajedileri…
Kahramanların ortak özellikleri o sandıkta aynı amaç için bulunmaları ancak her birinin birbirinden çok farklı hikâyeleri de bulunuyor ve her biri başlı başına bir kahraman olarak çıkıyor karşımıza.
Oyundaki bir önemli noktada kahramanların hem umutlu hem mutsuz olmaları, bilmedikleri ve hayal ettikleri yerlerle ilgili ‘güzel’ planlarının olması, insanca yaşam uğruna her an yaşamlarından olabilmeleri; çaresizliğin nasıl da tezat duygular oluşturduğudur ve yazar, bu tezat duyguları çok güçlü bir biçimde ele almıştır.
Savaş ve baskıdan kaçan bu insanlar, aslında baskıyı Cabir aracılığıyla yaşarlar ve savaşı da kendi aralarında… Cabir, bu insanların kaçırılmasından sorumlu kişidir. Cabir iyi midir, kötü müdür; bilinmez, kaçırılmalarını sağlamaktadır ancak baskı da uygulamaktadır… Cabir de diğerleri gibi sistemin ürettiği insan modelidir o halde…
Ortak bir amaç uğruna aynı sandıkları paylaşan bu insanlar arasında da durum hayatta kalabilme mücadelesine dönüşünce her biri insanlıktan çıkar; sınırlı sayıda verilen ekmeklere göz dikilmeye başlanır ve günler geçtikçe bu durum daha katlanılmaz hale gelir.
Dolayısıyla kötü karakter, iyi karakter düşüncesinden uzaklaşılmış olunur; çünkü oyun bize herkesin insan olduğunu ve olaylar karşısında bu insanın nasıl bir başka insanlığa büründüğünü vurgular. Kendimize yakın bir karakter arasak da böyle bir yakınlık sunmuyor oyun bize; bir nevi alışılmışın dışına çıkıyoruz ve bu açıdan da oldukça önemli bir oyun.
Filistinli bir şair olan Taha Ahmet ile İsrailli Davud’un dialogları ve çatışmaları bize hiç yabancı gelmiyor ya da Mahur ve Mercan’ın evliymiş gibi görünmeleri oysa evli olmayışları ve İranlı oluşları… ayrıca Mahur oyunda kukla oynatıyor ve o gergin hava bir anda ilgiyi başka bir yöne çekiyor; kuklayı mahur’un oynatması da tesadüf olmamalı tabi. Kuklayı oynatan Mahur ama ipler kimin elinde. Kapitalizmin yok saydığı ve nesneden değersiz kıldığı bu insanların kuklalardan ne kadar farksız olduğuna varın siz karar verin. Fadale ve Ahlal gitmek ve kalmanın çatışmasıyla çaresizliklerini çocuklarına bağlarlar. Hoşnav ise daha oyunun başlarında ölüyor ve o andan sonra gemideki insanlarda bir sarsılma ve sorgulama başlıyor. Sanırım bu sorgulama sadece oyun kişilerinde değil. Okur ya da izleyicide de oluyor. Ölüm karşısında aldıkları tavır ve gördükleri muamele. Hoşnav’ın altın dişinin sökülmesi bile okuru mıh gibi satırların arasına çakan başlı başına müthiş çarpıcı bir olay.
Kişilerin her birinin ayrı hikâye, çelişki ve çatışması hatta isimlerinin özel anlamları bile var yani tesadüfe ve boş söze gereksiz konuşmaya olaya sayfa açmamış Gündoğdu. Mülteci nedir? Diye düşünen okuyucu ya da seyirci bu sorunun dışında her bir karakterle birlikte başka sorgularda da bulunuyor. Oyunda bu açıdan inanılmaz bir yoğunluk söz konusu bu nedenle odaklanarak okunmalı. Çatışma, gerilim, sürprizlere gebe olan ikinci perde ritmi ile okuru eşinden sürüklüyor.
Kitle iletişim araçları sayesinde bütün hayat tarzlarının bilinebilir olduğu çağımızda; en önemli sorun bu yaşam tarzlarının arasında uçurumların olmasıdır. Bir yerlerde daha iyi yaşamların olduğunu bilmek, o yaşamların olduğu yerlere gitme arzusu yaratır insanda. Savaş, baskı, açlık, yoksulluk ve küreselleşen dünya ve ötekileştirilen insanlar… Mültecilerin özellikle son yıllarda yaşadıkları felaketler, hiçbir donanım ve güvenliği olmayan araçlarla sürdürdükleri yolculukları, bütün varlıklarını bağışladıkları insan kaçakçıları, dahası eğer sağ salim yolculuklarını tamamlayabilirlerse vardıkları yerlerde de onları bekleyen bir tehlike daha: insan tüccarları…
2011’in dikkat çeken ve akılda kalan önemli kitaplarını sıralayan yazarlardan İnci Aral listede tek oyun olarak yer alan Radyonun İçindekiler için şöyle diyor: “Mültecilik durumunu, tüm katmanları ile ele alan, duyarlılıkla kaleme alınmış, hem şiirsel tatlar sunan hem de düşündüren bir sahne oyunu.” Kapitalizmin kaynaklarını cebren ellerinde aldığı, ülkelerinde yaşanmaz kıldığı ve aynı emperyalist ülkelerin sınırlarına almadığı bu insanların acılarını bir yolculuk üzerinden büyük bir ustalıkla ve etkileyici bir biçimde ele alan Cenk Gündoğdu’nın Radyonun İçindekiler ile umarım mülteci sorunsalı farkındalığı artar. Ötekinin dünyasına başkasının acısına bakmaya bizi çağışan şair Gündoğdu’yu, tiyatromuza böylesine etkileyici ve önemli bir konuyu kazandırdığı için kutluyorum ve sahnelerle kısa süre içinde buluşmasını temenni ediyorum.