Gerici kafaların sanatla meşgul olduklarında ister edebi bir eser ister eleştiri yazısı olsun, ortaya genellikler ucube eserler çıkartmaları bilinmedik, alışılmadık bir şey değil. Sanat tarihi bu türden on binlerce örneklerle doludur ama bu örnekleri isim isim vermek bugüne dek bu isimler kalıcı olamadıklarından mümkün değildir...
Okunma Sayısı: 41720-02-2012 00:07
Gerici kafaların sanatla meşgul olduklarında ister edebi bir eser ister eleştiri yazısı olsun, ortaya genellikler ucube eserler çıkartmaları bilinmedik, alışılmadık bir şey değil. Sanat tarihi bu türden on binlerce örneklerle doludur ama bu örnekleri isim isim vermek bugüne dek bu isimler kalıcı olamadıklarından mümkün değildir.
Ama isminin başında profesör ünvanı da bulunan İskender Pala halen yaşadığı ve gerici kafayla sanat dünyasında bir şeyler yapmaya çalıştığı için söz konusu duruma iyi bir örnektir. Genel olarak Büyükşehir Belediyesi ve onun kültür sanat çevrelerinde dolanan, edebi yeteneğiyle edinemediği gücü veya saygınlığı, kalenderlik ve gönül adamlığı kisvesi altında; aynı zamanda iktidarı da arkasına alarak (eh, zaman bu zaman) edinmeye, iktidarın gül kokulu TV programlarında saçlarını geriye atarak artık bilmem kimlere göz süzerek ahlaklı! edebiyatçı edalarıyla edebiyatın gerçekten de (veya hala) bir terbiye sanatı olduğunu zanneden, roman adı altında yazdığı ve özünde Sünnilik övgüsü ve Alevilik düşmanı bayağı kitaplar yazan (Bkz : Şah ve Sultan), iktidarın ve ona yakın yayınevlerinin himaye ve iltimasıyla büyük bilbord’lar, metro, otobüs durakları ve bina giydirmeleri vb. ile tanıtılan fotoşop genç görünümlü geçkin bu divanedebiyatperesti, yazdığı kitapların tanıtımlarında tıpkı bir zamanlar “Kız Tavlama Sanatı” kitap kapaklarındaki adamlara benzeyen suratı ve yanındaki gül resimleriyle makul insanlar için her zaman bir itici olmayı başarmıştır.
Bugüne dek katıldığı ya da düzenlediği Tv programlarında bütün enerjisini özgürlükçü (yani aslında edebiyatın tam da kendisi olan) edebiyatı ve edebiyatçıları tatlı dille karalamaya çalışan ve dönüp dönüp bugün artık kimsenin okumadığı divan şiirine yalnızca ilahi övgüler düzerek, kendini de bu şiirin bir yerlerine yamamaya çalışan, gerek dil gerek içerik açısından bugün için çok gerilerde kalmış olsa da hiç de hak etmediği bir mirası devralmaya, onun günümüzdeki temsilcisi olma yolunda kariyer yapmaya çalışmaktadır.
Bu konuda belli bir başarı sağladığı gerçektir. Arada bir Türk tiyatrosu hakkında da ahkam keser ki bu hükümler tahmin edileceği gibi sanatsal değil, Şehir Tiyatroları’nın “Günlük Müstehcen Sırlar” adlı oyun hakkında yazdığı yazıda olduğu gibi ya belden aşağı ya da yazısında zavallı konuma düşürdüğü (ve gerçekten de bir zavallı olan) Kenan Işık’a yaptığı sanat polisliğidir.
Yazısında önce Kenan Işık’ın nasıl bir adam olduğunu anlatıyor: “Kenan Işık iyi bir dosttur. Sohbetinden her zaman lezzet almış, entelektüel kimliğinden haz duymuşumdur. Şimdi yazacaklarımı bir dostluğun gereği; samimi bir eleştiri kabul edeceğinden şüphem yok.
Sayın Başbakan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde Şehir Tiyatroları Sanat Yönetmeni olarak iyi bir rol oynadı ve sahnelerden sıçrama yaparak siyasi aktörler arasına da girdi. İdeolojik kimliğinden hiç taviz vermedi, Sayın Başbakan’ın güven ve iltiması sayesinde AK Parti’li kadrolar tarafından daima itibar gördü, toplantılara çağrıldı, akıl danışıldı veya sunuculuk yaptı.
Sayın Başbakan’ın himayesi ile halen ATV’nin icra kurulu üyesi ve Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Sanat danışmanı”. Aslında normal bir insan böyle bir yazıyı yazmaktan da, böyle bir yazının nesnesi olmaktan da utanır. Buna eskilerin deyimiyle “şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler” denir. Yani bugünkü Türkçesiyle “Çingenenin mert olanı kahramanlığını gösterirken yaptığı hırsızlığı anlatırmış”. Kenan Işık’ı yazısının başında sözüm ona överken, aslında onun ne mal olduğunu ifşa ediyor. Onun için utanç verici bir durum.
Ama demek bu işler böyle yürüyor. Demek, ya başbakandan ya da benzeri yüksek bir mevkiden iltimas yani kayırma gerekiyor Kenan Işık’ın geldiği noktaya gelmek için...
Ve şu İskender Pala’ya bakın ki, bütün bunları ayrıntılarıyla biliyor, pişkinlikle anlatıyor aynı pişkinliği Kenan Işık da gösteriyor ve bugüne kadar bu yazıya itiraz etmiyor, zaten itiraz edebilecek hali yok; gırtlağına kadar iktidara bulaşmış durumda...
Ama yazıdan şunu da anlıyoruz: demek ki Başbakan da bu iltimas ve himayeyle sanatçılar arasında ayırımcılık yapıyor. Ne güzel! Demek ki üç taraflı bir utanç söz konusu. Gerçi Kenan Işık’ı sanatçıdan saymak doğru olmaz. O, olsa olsa İskender Pala’nın da belirttiği gibi: “Sahnelerden sıçrama yaparak siyasi aktörler arasına da giren…” bir iktidar sunucusu.
Üstelik kulak tırmalayıcı o çirkin sesine rağmen…
İskender Pala’nın Kenan Işık’ı pişkince deşifre ederken amacı bir taraftan onu Başbakan’a şikâyet ederek aba altından sopa göstermek (Sen bu görevlere iktidara biat ettiğin için getirildin, rolünü unutma!
Elini çabuk tut ve bir şeyler yap yoksa iktidarla iyi ilişkiler sonucu edindiğin işlerini kaybedebilirsin), diğer taraftan kurumun yetkili genel sanat yönetmeni veya oyunun yönetmeni, yazarı veya oyuncularını hiç muhatap almadan hepsinin ve dolayısıyla bütün kurumun gözünü korkutmak…
Kenan Işık, Şehir Tiyatroları’nın değil, Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür Sanat Danışmanı. Sanki bu oyunla ilgili eleştirilecek kişinin Kenan Işık olmadığını bilmiyormuş gibi yazıda onu muhatap alıyor.
Sinsilik burada. Devam ediyor İ.Pala: “Günlük Müstehcen Sırlar...
Afişinde çembere alınmış bir 16+ işareti var. Bir lise önünde yolları kesişen iki teşhirci sapığın sözüm ona müstehcen sırlarını anlatıyor. Elbette müstehcenlik diz boyu, ama içinde seyirciyi ilgilendirecek ne bir hayat dersi, ne bir erdem, ne de tiyatronun genel amacına yönelik bir toplum eleştirisi var.
Eğer bu oyunun amacı seyirciye teşhircilik hakkında hayat dersi vermek ise buna devlet parasıyla bayağılıktan başka ne denir? Seyirciye hakaret de cabası. Peki repertuarın diğer oyunlarındaki % 80 cinsel sululuk ve müstehcenliklere ne demeli?” “Günlük Müstehcen Sırlar”ı izlemedim ama Pala’nın yazısını eleştirmek için görmüş olmak gerekmiyor çünkü zaten o da aslında oyunu eleştirmiyor. Bu yüzden yazı oyunu izlemiş ya da izlememiş kişiler için hiçbir anlam ifade etmiyor.
Ama nedense “teşhircilik”denince benim aklıma yazımın başında da sözünü ettiğim İskender Pala’lı bilbord’lar, afişler, devasa reklam panoları, otobüs durakları ve boy boy giydirilmiş İstiklal Caddesi binaları geliyor…
“% 80 cinsel sululuk ve müstehcenlikler” gibi saçma değerlendirmeyi neye göre yapmış profesör, anlayamadım. Elinde bunu ölçen bir alet mi var? Eğer, iddia ettiği gibi sululuk ve cinsellik varsa oyunda ve o bundan hoşlanmıyorsa oyunu sevmediğini yazar (illa yazması gerekiyorsa), elinden geliyorsa bunu estetik bir şekilde yazmaya çalışır, olur biter.
Ama bu şekilde sanat polisliği yapmasına arkasına iktidar gücünü alarak sanatçıları korkutmaya, baskı altında tutmaya çalışmasına ne demeli? Devletin parayı nerelere nasıl harcadığı sorusu genellikle bu tür kişiler için cinsellikle ilgili bir konu veya sanat eseri söz konusu olduğunda can alıcı oluyor.
Peki, o zaman biz de şunu soruyoruz: Neden sadece cinsellik ve buna bağlı suçlarla ilgili bir sanat ya da eylem söz konusu olduğunda bu konuyu hemen kapatmaya, örtmeye, ortadan kaldırmaya çalışıyorsunuz? Türkiye’de neredeyse her gün gazetelerde, Tv’lerde her yaştan ama her yaştan evet evet her yaştan insanın cinsel taciz, tecavüz hikâyelerini dinlemek, okumak, seyretmek zorunda kalıyoruz?
Neden nefret suçlarında dünya şampiyonuyuz?
Neden namus cinayetlerinde 1 numarayız?
Neden otobüsçülerimiz ford’çularla dolu?
Neden fahişelere tecavüz indirimi var?
Neden Nefret Suçları Yasası bir türlü çıkmıyor?
Neden gençler sokaklarda özgürce öpüşemiyor?
Neden Anadolu’da ve İstanbul’da birkaç semt hariç her yerde hava karardıktan sonra kadınları sokakta göremeyiz?
Şehirlerarası otobüslerde bayan yanı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Peki neden 13 yaşında genç kızlarımıza devletin kapıcısından, kaymakamlık görevlisine kadar 26 kişi aylarca durmadan tecavüz eder?
Neden yerli yabancı hayat kadınlarına karakollarda dayak atılır ve tecavüz edilir?
Neden bu ülkede aşağı yukarı herkesin geçmişinde öyle ya da böyle bir taciz hikâyesi var?
Ya da neden ama neden Hüseyin Üzmez’ler? Ensest hikayelere hiç girmeyelim isterseniz...
Ve nihayet neden cinsellikle ilgili bir sanat eserini görür görmez siz, hemen örtbas etmeye, saklamaya, ortadan kaldırmaya çalışırsınız?
Yoksa bu işleri bir suçluluk iç güdüsüyle mi yapıyorsunuz? Sahi, siz bu kötülüklerin neresindesiniz?
“İmdi, dünyanın hiçbir yerinde, bir tiyatro afişinde 16+ şeklinde bir ikaz görülmemiştir.
Çünkü ödenekli tiyatroların sahnelediği bir oyun, mor/pembe neonlu gece kulüplerindeki show değildir.
Elbette bu tür kabareler üretebilir (nitekim özel tiyatrolar Günlük Müstehcen Sırlar’dan daha kalitelisini üretmektedirler) veya bunu show biçiminde sunabilirsiniz, ama bunu sanat adıyla değil eğlence veya erotik show diye insanlara duyurur, yine de üzerine 16+ yazdırtmazsınız.
Bu dediğimin sanatın özgürlüğü (ki ben böyle inanır ve savunurum) ilkesiyle bir alakası yok. Bu dediğim, düpedüz, vergilerimizle üretilen oyunların sanat olmadığı veya bize sanat diye bayağılıkların yutturulmaya çalışıldığıyla alakalı,” diyor İskender Pala.
Aman sevsinler, ne güzel tespitler…
Kabare tiyatrosunu mor/pembe neonlu gece kulüpleriyle onu da erotik şov ile aynı şey zanneden birinin profesör olabildiği ve tiyatro konusunda kalem oynattığı bir ülkede yaşıyoruz.
Vergiler falan… Şimdi aklınıza geliyor.
Ne kadar da ekonomistsiniz! Ama aklınız hep erotik işlerde. Ve imdi sizin destekçisi olduğunuz iktidarda, belgesellerde bile kadınların göğüsleri mozaikleniyor.
Filmlerde plajda koşan 1-2 yaşındaki çocukların popoları, çükleri mozaikleniyor.
Aynı yaşlarda kız çocukların doğal olarak üst mayo giymedikleri filmlerde göğüsleri mozaikleniyor.
Çocukları mozaikleyen kafayı bize biraz anlatmak ya da vergilerimizle bize neler izlettirildiğini araştırmak istemez misiniz? Biz tiyatrocular bunu dinlemeye, anlamaya çalışmaya hazırız.
Bugün TV’deki çoğu film ve dizide yaş sınırlaması uyarısı var ve profesörün buna bir itirazı yok. Tiyatroda olmasına neden itiraz ediyor acaba? Yoksa amacı önce bu ekranlardaki ve afişlerdeki bu tür uyarıları, dolayısıyla bu tür oyunları önce tiyatroda sonra da filmleri televizyonda ve hatta sinemada yasaklatmak olmasın?
Ama en azından bir konuda net bir kararı olmalı profesörün: Dediği gibi sanatın özgürlüğünden mi yana yoksa yine dediği gibi sanat topluma bir hayat dersi mi vermeli? Bu yaşa gelmiş onca araştırma, roman yazmış birinin estetik seçimini çoktan yapmış olması gerekmez miydi?
Eğer iddia ettiği gibi sanatta özgürlükten yanaysa şimdiki gibi sanat muhbirliği ve polisliği yapmaktan vazgeçmeli. Aklının almadığı sanatı aklını doldurmuş olan müstehcenlik dediği cinsellikle karalamaktan vazgeçmeli.
Yok, sanatın topluma hayat dersi verdiğini düşünüyorsa o zaman izlediği oyunun belki de topluma cinsellik hakkında bir şeyler anlatmaya çalıştığını (hadi ders vermeye diyelim, nasıl olsa sanatın bu işlevine karşı değil)düşünmeli, oyuna bu gözle yaklaşmalı.
Bunlar en basit sanatsal yaklaşımlar, yorum biçimleri…
Bir profesörün bunları zaten bilmesi lazım gelmez mi? Sizden beklenen bu eb temel sanat kurallarını öğrencilere öğretmeniz için devlet size para veriyor... Onca okul, araştırma, kitap, roman, ödül, unvanlar falan… Sonuçta yalnızca tiyatrocuların değil, profesörlerin maaşları da bizim vergilerle ödeniyor, değil mi ya?
Son Söz : Divan edebiyatını severim. Ama Tanzimat edebiyatını da severim. Özellikle Ziya Paşa’nın şu darb-ı meselini pek severim: “Zerdûz pala(n vursan merkep yine merkeptir!” Zerdûz: Altın, Palan: Eyer, Merkep: Eşek