# ÜÇÜNCÜ ZİL
IŞIĞA KAVUŞTUKTAN SONRA, KANATLAR NEYE YARAR?: "CAN ATEŞİNDE KANATLAR"...
16 EKİM 2006
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Kâğıthane Sadabat ve Üsküdar Kerem Yılmazer sahnelerini ekim ayının ilk iki akşamında ayrı ayrı hizmete açtı. Elbette fevkalade sevindirici iki olaydı, kalkıp her iki açılış törenine de katıldım, böylelikle iki sahnenin ilk oyunlarını izlemiş oldum.
“KARANLIĞI ARAYAN KARANLIĞI BULUR, AYDINLIĞI ARAYAN AYDINLIĞI …”
Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, birinci akşam, Sadabat'ın açılış kurdelesini kesmezden önce yaptığı konuşmada, Şehir Tiyatrolarındaki koltuk sayısının % 50 artışla 3547'e ulaştığını söylediğinde, doğrusu yüreğimde sevinç kuşlarının uçuştuğunu duyumsadım. Sonrasında: “Yetmez” dedi Topbaş. Dediği gerçekten doğruydu, yetmezdi, 14 milyonluk kentte 3527 koltuk da neydi ki! “Ama olsun” dedim içimden, 3527'yi veren belediye, günü gelir belki 13527'yi de verir. Ne demişler: “Umut Mehmet'in ekmeği, ye Mehmet ye…”
“… YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜN, YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL…”
Topbaş konuşmasında, Kâğıthane ve çevresinin, Sadabad bahçe ve mesirelerine yeniden kavuşturulacağını; Osmanlı-Türk toplumundan doğan bütünlenme özelliklerini kısa bir süreç içinde göreceğimizi; Kâğıthane'nin yakın süreçte halkın kullanacağı geniş mesire çayırlıklarıyla birbirinden güzel peyzajları içeren bir bahçe ve su kenti olacağını; Kâğıthane'nin planlı bir biçimde ve kısa bir zaman süresinde rekreasyon (eğlendinlen) amacıyla geliştirileceğini; Cendere Deresi'nin ıslah edileceğini falan söyledi de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Şehir Tiyatroları'nın “katma bütçeli özelliği”nin 15.09.2005 tarihinde 1927 sayılı Meclis Kararı ile 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere sessiz sedasız yürürlükten kaldırılmış olmasına değinmedi. Şehir Tiyatrolarının Katma Bütçeli Müdürlük statüsünün kaldırılmasıyla, belediye bütçesi içinde faaliyetlerini sürdürmekte oluşuna hiç mi hiç dokunmadı. “Yahu, elimizde olmayan nedenlerle 92 yıllık şu kurumun silikleşmesine neden olacağız” da demedi. İstanbul Şehir Tiyatroları'nı öve öve bitiremedi de, koskoca kurumun beş paraya yitip giden hukuki kimliğinden dem vurmadı. Genel Sanat Yönetmeninin de, yardımcılarının da, oyuncuların da, rejisörlerin de, dekoratörlerin de, kostümcülerin de önünde yakarma kuyruğu oluşturmalarından sanki memnun gibiydi. Yoksa bana mı öyle geldi ne!
“… SUYUN RENGİ, BULUNDUĞU KABIN RENGİDİR…”
Kulağıma fısıldanan ve bana ikide bir “olamaz” dedirten eksikliklerine karşın Sadabat Sahnesi, fuayesiyle, salonuyla mükemmel görünümdeydi. Emeği geçenlere elbette birey olarak da teşekkür borçluyum. Sahne, Turgay Nar'ın “Can Ateşinde Kanatlar” oyunuyla açılıyordu ve ben, 2004-2005, 2005-2006 sezonlarında ilgiyle izlenen, yurtdışı turnelere giden, 14. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde de yer alan bu oyunu, ne yazık ki izlememiştim. Salona geçildi. Kadir Topbaş, başka bir yerdeki programı nedeniyle seyircileri selamlayarak salonu ekibiyle birlikte terk etti. Bu arada, üçüncü zil de verildi. Aaa, o da ne! Bir de bakıldı ve görüldü ki, Kâğıthane Belediye Başkanının, salonda kalan Büyükşehir Belediyesi etkili ve yetkililerinin, türbanlı eşlerinin ve de şürekâlarının oturdukları en ön sıranın önüne, beyaz yemek masasıyla örtülü koskocaman dikdörtgen bir sehpa getirildi, üstüne de bardaklar, su şişeleri dizildi. Böylece, siyasilerimizin su içmeden oyun seyredemedikleri de, muhterem halkımız tarafından öğrenilmiş oldu, pek sevindim.
“… KENDİNE ULAŞMAK, AŞKA ULAŞMAKTIR…”
"Can Ateşinde Kanatlar”ın yazarı Turgay Nar, bilindiği gibi eserlerinde simgesel anlatımı yeğlemiş bir yazarımızdır. Bu oyun olmayan şiirsel metninde, seyirciyi iki anlatıcı ya da eseri seyirciye okuyan güzel ses tonlu, tonlamaları mükemmel, diksiyonları kusursuz iki oyuncu sayesinde, Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin düşünsel dünyasında oldukça geniş düzlemde felsefi bir geziye çıkarmayı amaçlamış. Bu geziyi imgelerle, çağrışımlarla donatmış. Mevlana'nın bütün dünyayı kucaklayan hümanist anlayışı, S. Bora Seçkin tarafından fantastik bir öykü içinde, yaşanmış olağanüstü deneyimlerin öyküleri olarak seyirciye aktarılmak üzere hazırlanmış. Evet, seyirciye aktarılmış, ama metin, tüm iyi niyetli çabalara karşın bir türlü tiyatro olamamış.
”… KALBİN İÇİNDEKİ GÖZ…”
"Can Ateşinde Kanatlar”ın konusu, Şems-i Tebrizi'nin kuşkulu kayboluşunun ardından, Mevlâna'nın bu “ezeli” dostunu arayışından kaynaklanıyor. Dağınık haldeki mitos parçalarını ve tarihsel karakterleri evrensel bir tema etrafında bir araya getiren Turgay Nar, Mevlâna'nın yolculuğu ile Simurg'a ulaşmak isteyen otuz kuşun yolculuğu arasında paralellikler kurmuş. Bana sorarsanız (şiirsel anlamda) çok da iyi etmiş.
“… BİR SONSUZLUK KERVANIDIR ÖLÜM…”
Turgay Nar, şiirsel metninde paralellikler kurmaya çalışırken, Mevlâna'yı, çile vadilerini aşarak sürdürdüğü yolculuğunda, dergâhlardan kovulup, ömrünü yollarla sınayan Divane Derviş ile; diğer sûfîlerin halkla paylaşmayı uygun bulmadığı sûfî öğretilerini halkın önünde ve yazılarında açıkça ifade etmekten çekinmeyen, bu tavrıyla düşmanlar kazanan ve yöneticiler tarafından, varlığı tehdit olarak algılanıp, katledilen Hallac-ı Mansur ile; matematik, fizik, astronomi, şiir, tıp, müzik ilimleriyle ilgilenen, Horasan'ın yıldızı; İran'ın ve “Irak-ı Acemi” ve “Irak-ı Arabi” olmak üzere her iki Irak'ın dahisi, filozofların prensi olarak tanımlanan Ömer Hayyam ile; Doğunun büyük klasiklerinde yer alan, tarih biliminin kayıt bulamadığı çağların büyülü kuşu, kanatları mücevherden değerli, uçuşu rüzgârdan hızlı, kendi kendini yakıp sonra külleri arasından çırpınıp uçan Zümrüdüanka ile; ünlü şair ve mutasavvıf, hekim ve eczacı, “Kuşdili” olarak da bilinen mesnevî tarzı eserinde, tasavvufun “Vahdet-i Vücut” anlayışını anlatan Feridüddin Attar ile; kurduğu tek tanrılı inanç sistemi “Ahura Mazda” ya da günümüzdeki adıyla “Mecusi”lerin lideri Zerdüşt ile; Hititli bir yontucu ile; İtalya'nın bir dağ köyünde yaşarken koskoca Engizisyon'a meydan okuyan, eline geçen, halk diline çevrilmiş, içlerinde Kuran'ın da bulunduğu bütün kitapları okuyan, o karanlık çağda kendi evren kuramını yaratan yoksul köylü Değirmenci Menocchio ile; sevgi yoluyla dünyada yaşayan tüm insanların, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmaları ve sonsuz yaşamda ebedi hayata doğmalarını amaçlayan şair Yunus Emre ile; can kıyıcı ile; Halep'te Hallac-ı Mansur'un düşüncelerinin iz sürücüsü olduğu için kafir sayılıp, derisi yüzülerek öldürülen Seyyid Nesimi ile birer birer karşılaştırmış, onlarla birlikte gizlerini çözmesi amacıyla, varlık perdelerini aralamasını sağlamış.
“DİNLE, BU NEY NASIL ŞİKÂYET EDİYOR, AYRILIKLARI NASIL ANLATIYOR…”
Oyunu sahneye taşıyan S. Bora Seçkin'in Turgay Nar'ın şiirsel metniyle uzun süre boğuştuğu bir gerçek. Seçkin, bizzat arayıp: “Değil” dese de inanmam, böyle olduğu buram buram kokuyor. Metin, şiirsel olarak güzel olabilir, bu konuda Turgay Nar'ı övebilirim, ama sahneye uyarlanması zor ötesi bir metin bu. Metinde çatışma yok, gerilim hak getire… 12 karakteri tek oyuncuya yükleyip, 12 karakterde tek oyuncuyla çeşitlilik yaratmak kolay mı? Hiç değil. Fevkalade iyi niyetle, tiyatronun tüm etmenlerini bir araya getirmeye, onları bir arada tutmaya özen göstermiş. Şiirsel metni tiyatro metnine dönüştüreceğim diye gereksiz abartılardan kaçınmış. Gene de, metin tiyatro olamamış.
“… MUM GİDEREK AZALMAKTA…”
S. Bora Seçkin, şiirsel metnin Mevlâna'ya ilişkin bölümlerini de başarıyla okuyor. Güzel ve etkili bir konuşma biçimi var Seçkin'in. Sesini mükemmel kullanıyor. Sesinin çıkışı ile nefesinin kullanımı arasında gelişen başarılı uyum, sürekli dikkat çekici boyutta kalmakta. Türkçe diline gösterdiği özen ise gerçekten “takdire şayan”.
“… BUNU ADI AŞK…”
12 karaktere can veren Yiğit Sertdemir'e gelince, Sertdemir benim 2005 yılından bu yana mercek altında tuttuğum oyunculardan biri. Genç oyuncu, “Can Ateşinde Kanatlar”da sesiyle, tonlamasıyla, kusursuz seslendirmesiyle, harflerin doğru telaffuzu, yutmadığı hecelerle, dingin ses organıyla yarattığı tüm karakterler, tam anlamıyla karakterlerin eylemlerinin öznesi oluyor. 2005 yılında Altıdan Sonra Tiyatro'nun “O.B.E.B”ini değerlendirirken söylediğim gibi, Sertdemir'in sesinde yaratılan öz, “Can Ateşinde Kanatlar”da da dramatik eylemi yaratırken, dramatik eylem karakterin diğer ilişkilerini de düzenliyor.
“… OLGUNLAR GİDER, HAMLAR KALIR…”
M. Nurullah Tuncer, bu bir buçuk saatlik performans için, olabildiğince yalın bir dekor tasarlamış. Tasarlamış diyorum, ama 2005 Afife Ödülleri'nde “En İyi Işık Tasarımı”na aday gösterilen Mahmut Özdemir'in ışık tasarımı sayesinde, Mevlâna'nın Değirmenci Menocchio ile olan tablosu hariç, dekor görünmüyor. Haydi dekor bir tarafa, Yiğit Sertdemir'in yüzü, seyirciyle hiç mi hiç yüzleşmiyor. İki soffitto spotuna rağmen ne yerden kaldırılan taş, ne testi seyirci tarafından algılanmakta. Yani şiirler, genel anlamda karanlıkta okunmakta. Mahmut Özdemir, mistik derken, tutmuş diskotek atmosferi yaratmış. Olur, mu öyle şey? Olmuş!
“… KOLLARINI AÇIP ONU KUCAKLADI, AŞK GİBİ GÖNLÜNE ALDI…”
Ersin Aşar'in efektleri, etkileme açısından ciddi anlamda iyi. Tomris Kuzu'nun kostümlerine de diyeceğim yok, eline sağlık.
Söylediklerimin özü olarak, “Can Ateşinde Kanatlar”, iyi kotarılmış bir “Şiir Resitali”dir diyeceğim. Bu açıdan, Mevlâna'yı, felsefesini sevenlere hararetle önerirken, diğer taraftan tiyatro görmek isteyenlere tüm özgüvenimle herhalde “sakın gitmeyin, görmeyin” demek hakkına da sahibimdir.
Öyle değil mi ama?
ÜSTÜN AKMEN 'e
mail atmak istiyorum...
Yazara gönderdiğiniz eleştiriler yayınlansın istiyorsanız, lütfen mailinizde belirtiniz.
|
|
Üstün Akmen

Üstün Akmen
Oyun hakkında geniş bilgi...
Diğer Oyun Eleştrileri...>
|