...Bu adam, kentlinin, kentten kaçmak amacıyla sakin topraklara ulaşsa bile,
   kendisini kentlilik sorunlarından kurtaramayacağını savlıyor. "Kentli nereye
   giderse gitsin, kent onu bırakmaz, ardı sıra gelir," diyor...
 
  Ana Sayfa
  Tiyatrolar
  Geleneksel
  Yazarlar
  Kulis
  Duyurular
  Festivaller
  Ödüller
  Oyun Eleştirileri
  Sahne İnsanları
  Tiyatro Eğitimi
  Tiyatro Kitaplığı
  Tiyatro Tekniği
  Tiyatroda Efekt
  Tiyatro Terimleri
  İnceleme- Tezler

e-posta

 
 "Size bir mesajım var."

diyorsanız...

 
 Reklam vermek isterseniz...

| Arşiv | Şehir Haritası| Oyuncu Veri Tabanı | Üye Kaydı |
# OYUN ELEŞTİLERİ       
 
PATİKADAN KOŞAN, KAÇAN, KAYAN KADINLARIN OYUNU: "KIR"...

    Demişlerdi de inanmamıştım: Bu adam, gerçekten yeni bir ses, yeni bir nefes. Bu adam, geleneksel tiyatrodan kaçıyor. Bu adam, öykü anlatmaktan sıkılıyor, anlatmak zorunda kalırsa öykünün ucunu açık bırakıyor, öyküyü sonlandırmıyor. Bu adam, tiyatro için karakter yaratmaktan nefret ediyor. Sözcüklerle oynuyor. Az, basit ve açık sözler kullanarak çok şeyi ifade etmek istiyor. Az, öz sözcüklerle ne yapıyor, ne ediyor, metni gizemli kılıyor. Bu adamın, güçlü bir mizah duygusu var. Bu adam, şiddeti ürkütücülükle bağdaştırıyor. Bu adam, “Çağımızın Dahisi” olarak tanımlanmakta. Bu adam, İngiliz ve de kırk yedi yaşında. Bu adamın adı Martin Crimp. Bu adam, tiyatronun geleneklerini altüst etmeye geliyor. Bu adam, günümüz kentlisinin (başta iletişim olmak üzere) karşı karşıya kaldığı pek çok sorunu irin deşer gibi deliyor. Bu adam, kentlinin, kentten kaçmak amacıyla sakin topraklara ulaşsa bile, kendisini kentlilik sorunlarından kurtaramayacağını savlıyor. “Kentli nereye giderse gitsin, kent onu bırakmaz, ardı sıra gelir,” diyor.
    İstanbul Devlet Tiyatrosu, yeni kuşak İngiliz tiyatro yazarı olan, ünü İngiltere sınırlarını aşan bu adamın “Kır” adlı oyununu oynamakta. O adam (yani martin Crimp), “Kır”da günümüz kent insanının iletişimsizlik, yalnızlık ve yabancılaşma ile örülü dünyasını anlatıyor. Dil üzerine kurulmuş tuzaklarla dolu, insanlar arasındaki 'bağımlı ilişkileri' aşk, cinsellik ve para üçgeninde tefe koyuyor. Gel çık işin içinden!.. Ne mümkün! Sessiz, sakin doğa ortamına aşk ve mutluluğu bulmak için gelen Doktor Richard (Celal Kadri Kınoğlu) ve karısı Corinne (Ülkü Duru) istediklerine erişebilecekler mi? Crimp “A ah,” diyor, eriştirtmiyor.
    Bu seyredilesi, özellikle oyun yazarlarımızın, oyunlaştırmak uğruna seyirciyi koyunlaştıran oyunlaştırıcılarımızın mutlaka, ama mutlaka seyretmeleri (dikkat buyurunuz izlemeleri demiyorum, seyretmeleri) gereken oyunu Işıl Kasapoğlu bulmuş, kotarmış. E vallahi eline sağlık. Günümüz insanının kentten kaçıp doğaya sığınırken, kendisinden de kaçmayı düşleyip de başaramadığı gerçeğini yalın bir tiyatro diliyle, yazarına asla ihanet etmeden sahneye taşımış. “Eroin bağımlısı doktor olur mu” gibi, günümüzde bağnazlık örneği sayılabilecek soruyu, çağın ölçülerinde yorumlamış. Kadın-erkek, karı-koca ilişkisini hallaç pamuğu gibi atan yazara öyle bir destek vermiş ki, sormayın, gidin seyredin. Umulmadık anda içinden çıkılmaz noktaya gelen, sonrasında kolayca yola giren, hemen ardından karmakarışık olan oyunu, sökülen ve yumak haline getirilen yün gibi çözüme kavuşturmuş. Vergilius okuyan marjinal kimlikli kız (Almila Uluer) karakterini, hiçbir uca kaydırmadan biçimlendirmiş.
    Böylesi bir metni dilimize kazandırmak sanırım zor bir uğraş. Ama “Uyanıkmışım gibi yapıyormuşumdur” ve benzeri tümce kurmak, birbiri ardı sıra “ihtiyaç”, “gereksinim” gibi eşanlamlı sözcükleri kullanmak olur mu kardeşim! Biraz daha özen gösterseydin olmaz mıydı be Roza Hakmen'ciğim? Dil, kavramsal, yani şematik ve genel olduğundan, kişiliksiz ve taşlaşmış klişeler biçimine dönüşürse, gerçek bir iletişim aracı olmaktan çıkıp, tiyatroda “engel teşkil ediyor.” Işıl Kasapoğlu'nun da kulağına eğilip bir şey deyivereceğim: Hani, “tiyatro... tiyatro” dergisinin Kasım 2003 sayısında “Huzursuz Seyirci” takma adıyla yayınlanan yazıda, geçen sezon gerçekten de bıktırıcı bir hal alan “duman salma” modasından söz ediliyor ve: “İlgili olsun olmasın, her oyun 'tütüyor',” deniyordu ya! Doğru söze ne denir! “Kır”ın perde açılışında o dumana ne gerek vardı, anlayamadım gitti. Sonra, telefonun sesini birileri sağa alsa/aldırtsa ne iyi olacak. Oyun sırasında kulisin telefonu çalıyor gibi oluyor da!
    Hakan Dündar'ın dekoru, perde açıldığı anda yansılamanın havasını pek güzel yaratıyor. Enver Başar, ışıklama çizelgesini dramatik çatışmanın ve çabaların sahnede belirtilmesini sağlamak amacıyla pek güzel ayarlamış. Işık tasarımını yaparken, tabloların değişimi ve karakterlerin davranış tarzlarının vurgulanması aşamasında yönetmene doğrudan yardımcı olmuş. Önce sıcak ve yumuşak, sonrasında keskin ışıklarla sahnede hareket kavramı yaratmış. Serpil Tezcan'ın kostümleri neden daha iyi olmamış, anlayamadım. Örneğin Corinne'in ikinci kostümü neden aceleye gelmiş, bilemedim. Joel Simon'un müziği ortama mükemmel uymuş.
    Işıl Kasapoğlu, oyuncu yönetiminde belli ki oyuncuların edilgen olmamalarına özen göstermiş. Üç oyuncuda da kişisellik yok. Üç oyuncu da kendilerine, metin ve karakter üzerinde kendi düşüncelerine inanmışlar. Yönetmenin kendilerine ne yapmaları, ne düşünmeleri gerektiğini söylemesini beklememişler, dolayısıyla “nesne” olmaktan kurtulmuşlar. Üç oyuncu da yaratıcılık, özgürlük, fantezi yüklenmiş. Ülkü Duru, metinde yazılı olan bütün sözcükleri ve onların altında, alt metinde saklı olan her şeyi, düşünceleri, duyguları çok iyi kavramış. Dikkatle izlenilmeli, coşkuyla alkışlanmalı. Celal Kadri Kınoğlu, canlı, fiziksel ve psikolojik yönelimlerden oluşan bir skoru oluşturabilmeyi başarmış. Ama neden öyle yüksek oynuyor? Almula Uluer, Rebecca'nın içsel yaşamının itici güçlerini, iradesini, aklını ve duygularını aksiyona son derece dengeli geçirmiş, imgelemini canlandırmış. Gözlerinin ve yüzünün incelikli ifade araçlarından da olabildiğince yararlanıyor, ama sesini, tınılarını, sözcüklerini, tonlamalarını, konuşmasındaki hataları derhal düzeltmeli. Ya da birileri ona öğretmeli. Yoksa yazık olur. Uluer'e günah değil mi?
 
SÖZÜN ÖZÜ: La Fontaine'in dediği gibi: “Neyin hakkından gelinmez ki, kafa istekle birleşir birleşmez.” Bu oyunu hâlâ görmediyseniz, fırsat yaratın, mutlaka görün. Ama mutlaka...
ÜSTÜN AKMEN 'e mail atmak istiyorum...

Yazara gönderdiğiniz eleştiriler yayınlansın istiyorsanız, lütfen mailinizde belirtiniz.


 


Üstün Akmen


[ Ana Sayfa | Tiyatrolar | Geleneksel | Kulis | Duyurular | Festivaller | Ödüller | Oyun Eleştrileri ]
[ Sahne İnsanları | Tiyatro Eğitimi | Tiyatro Kitaplığı | Tiyatroda Efekt | Tiyatro Terimleri | İnceleme - Tezler ]
[ Arşiv | Şehir Haritası | Oyuncu Veri Tabanı | Üye Kaydı ]

Copyright © 1997 Bu site bir e-tasarım yapımıdır.
e-posta