# OYUN ELEŞTİRİSİ
TARLAKUŞUYDU JÜLİET...
30 NİSAN 2007
Adana Devlet Tiyatrosu imzalı 'Tarlakuşu' ydu, Jüliet' oyununu M.Volkan Benli sahneye koymuş. Oyun başlamadan sahnenin sağ tarafında kabare havası yansıtan bir orkestra göze çarptı ilk. Öyle ki, daha sonra oyunun tamamlayıcı öğelerinden biri olacak.
Romeo ve Jüliet oyununun alternatif bir devamı olduğu için bu oyun, öncelikle klasik metnin hatırlatılması zahmeti kaçınılmazdı. Sinevizyon' dan karikatür üslupla Romeo ve Jüliet' in öyküsü yine aynı karikatür fotoğraflarla anlatıldı. Düşman ailelerin birbirine aşık çocuklarının hikayesinin bugün hangi durumda olduğunu görmek için Gülay Korkut' un dekor tasarımı yeterli geldi aslında. Evli bir çifte ait olduğu bir kilometreden belli olabilecek bir ev ve o av kavra edilmiş hali… Metnin anlatılmasından sonra Romeo ve Jüliet' i sırasıyla post-modern halleriyle izlemeye başladık. İlk gözüme çarpan tavırlardaki Türkleşme. Acaba tamamen mi günümüze geldiler sorusunu sorarken, masa başında Jüliet' in elinde tuttuğu 'Elele' dergisi bir 'yerlileşme örneği mi' diye düşündüm.
Shakespeare öleli yetmiş yıl olmuş ve Romeo da Jüliet de son anda ölmemiş. Hayatlarına devam etmişler ama ortada aşk diye bir şey kalmamış. Ki aşk kavramının Tanrı katı kadar değerli simgesi Romeo ve Jüliet' in bu halleri başta üzüntü verici gelebiliyor fakat modern dünya algılarının acımasızlığından belki de sonra da bunu onaylarcasına kahkahalarla gülüyor seyirci. Yani burada traji-komedi olma işlevini yitiriyor.
Romeo' nun baştaki giriş şarkısını çok gerekli bulmadım. Orda anlattığını hemen sonra sahnede veriyor zaten. Hem de yineleyerek. Tabii burada aşk kavramını sorgulamaya açmamak olanaksız. Oyunda aşkın hem evliliğe hem de alışkanlığa nasıl da direnemediği anlatılıyor sıkça. Evlilik belki de insan duygusuna, sezgisine, varoluşuna çok da uygun bir şey değil. Hele de Romeo ve Jüliet için. Bir insanın duygusunu, kimliğini, cinselliğini alıp, 'sen benimsin' parantezine sıkıştırmak, ne kadar tutku verici? Ya da ortada olan tutkunun yok olmasını buna bağlayıp, evlilik kurumuna saldırmak çok mu adaletsizce? Bu iki düşünce arasında mekik dokurken, yapılan cinsellik vurgusuna gözüm takıldı. Daha doğrusu cinsellik ve yaşlılık karşıtlığına. Romeo ve Jüliet'in arabuluculuğunu yapanlardan biri olan Dadı sahneye gelir. Dadı-Romeo yakınlaşması gösteriyor ki hiçbir oyun kişisi klasik metindeki görevinde değil. Dadı için terfi etmiş diyebiliriz! Özellikle üzerindeki cinsellik vurgusu çok sivriltilmiş. Girişte bastonla gelen Dadı, gördüğüm kadarıyla bastonsuz da yürüyebiliyor.
Romeo ve Jüliet' i boyuna kavga ederken bulmamız bunun 'evlilik aşkı öldürür' klişesiyle tam açıklanamadığını görüyoruz. Birbirine eklemli olan evlilik, sadakat, kıskançlık kavramları aynı oranda zayıflamış bu eski iki aşıkta. Sürekli kavga eden iki çifte baktığımızda o idealize hallerinin yerine göbek bağlamış, hantallaşmış ve kabalaşmış Romeo; diğer tarafta kaba, başı bigudili, uluorta küfür eden Jüliet… Yazar, ölmeleri en iyi sonuç olmuş demek istiyor da olabilir. Gerçekten de zamana direnmesi en zor olan şey karşımızda: Aşk.
Beigbeder' ın evlilik-aşk paradoksunda şöyle bir cümlesi vardı: 'İnsan, ehliyet ve mezuniyet sınavını nasıl veriyorsa aynen öyle evleniyor. Her ne pahasına olursa olsun normal normal NORMAL olmak için… Hep aynı kalıbın içine dökülmek istiyoruz. Herkesten yukarıda olamayınca, altta kalmak korkusuyla herkes gibi olmak istiyoruz. Gerçek bir aşkı mahvetmenin en iyi yolu bu'
Romeo ve Jüliet' de böyle bir normalleşme var artık. Artık günümüz 'sıkıştırmalarına' üst düzey her türlü duygu dayanamayacak durumda. Oyunda , bu sürekli kavga eden iki çiftin öncesinde çok büyük bir aşk yaşadığı zaten belli olmuyor. Ancak, bu sorunu başta ki sinevizyon da çözmüyor. Bu insanların çok büyük tutkuyla birbirlerine bağlı olduğu zamanlara dair birkaç örnek görmeliyiz. Belki o zamanlara yönelik jestler…Zayıf kişilikli Romeo, bir yerde kararlılık göstererek boşanma teklifini ilk yapan kişi oluyor.
Popüler kültürün insani duyguları yerle bir etmesinin (artık marjinal diyeceğim) örneği Romeo ve Jüliet' in kızının bangır bangır bir sesle dinlediği 'Life is Life' şarkısı ve ebeveynlerin buna tahammülsüzlüğü. Kızları, tam anlamıyla tüketim kültürünün temsilcisi. Dili kırarak konuşması da bunu tamamlıyor.
Romeo, artık Jüliet' e yansıtamadığı büyük aşkını biriktire biriktire bir su torbasına yansıtmış. Öyle ki Jüliet, onu kıskanarak bıçaklıyor oyunun sonuna doğru. Aşkın aslında şizofrenik bir duygu olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Artık duygunun tenselleşmesinin yarattığı sonuçlar var ortada.
Eski tragedyanın yazarı Shakespeare' de aynı Romeo' nun benzeri kendini tanıtan bir şarkıyla sahnede yer aldı. O da zamanın deformasyonundan nasibini almış bir şekilde, mezarından çıkarak modern zamana adaptasyon/adaptasyonsuzluk sürecinde. Shakespeare' in oyunu interaktifleştirme konusunda tavan yaptığını söyleyebiliriz. Üstüne basa basa sıfatlandırdığı 'İngiliz' birasını içerken daha sonra bunu en önde oturan seyirciye ikram etti. Yanında da ben oturduğum için biradan ben de içtim. Yazar olan Shakespeare' in taşra kökenli olmasına karşın tam bir aristokrasi hayranı olduğunu biliyoruz. Bu aristokratik hayranlık buradaki oyuncu Shakespeare de kırılmış durumda. 'Gerçek bira' yı yudumladıklan sonra evin kızının Shakespeare ' in duygularını seyirciye açtığını görüyoruz. Yani oyuncu Shakespere' le , evin kızı arasında başlayan popülist aşk, seyircilerin arasında dolaşmaya kadar varıyor. Birbenbire oyunun seyircinin içine girmesi biraz oyunu dağıttı gibi. En baştan beri oyunun kendi içinde oluşturduğu illüzyonu vardı çünkü. Belki bunun ipuçları daha önceki sahnelerde verilmeliydi. Kızlarının oyunun finaline doğru yaptığı 'popstar' esprisi, eski zamanı tam anlamıyla 'bu zaman' a getirdi. Seyircilerde gözlemlediğim şu oldu: seyirci gülmedi ama eğlendi.
Tarlukuşuydu Jüliet, bu nedenle amacına ulaşmış bir oyun kanımca…
Burak Akyüz 'e
mail atmak istiyorum...
Yazara gönderdiğiniz eleştiriler yayınlansın istiyorsanız, lütfen mailinizde belirtiniz.
|
|
Burak Akyüz

Burak Akyüz
Oyun hakkında geniş bilgi...
Diğer Oyun Eleştrileri...>
|