...
 
  Ana Sayfa
  Tiyatrolar
  Geleneksel
  Yazarlar
  Kulis
  Duyurular
  Festivaller
  Ödüller
  Oyun Eleştirileri
  Sahne İnsanları
  Tiyatro Eğitimi
  Tiyatro Kitaplığı
  Tiyatro Tekniği
  Tiyatoda Efekt
  Tiyatro Terimleri
  İnceleme- Tezler

e-posta

 
 "Size bir mesajım var."

diyorsanız...

 
 Reklam vermek isterseniz...

| Arşiv | Şehir Haritası| Oyuncu Veri Tabanı | Üye Kaydı |
# KULİS       
 
21 TEMMUZ 2008
 
Sayın Özdemir Nutku, Merhaba…
 
    Tiyatronline sitesinde bulunan tüm yazılarınızı henüz okuyabildim. Ve size teşekkür edeceğim öncelikle, belleğimi tazeledi bu yazılar, kafa karışıklığımı bir nebze de olsa giderdi ve çerçöpten süzdü beynimi az çok. Sağolun varolun.
 
    Ancak 'Oyunculuğun Eşkenar Üçgeni' başlıklı yazınızın şu kısmına takıldı biraz aklım; diyorsunuz ki: “Gelişmiş ülkelerde seslendirme sanatçılarıyla, tiyatro oyuncuları ayrılmıştır. Sanatçıların kimi tiyatro kadrolarında yer almış kimi de seslendirme kadrolarında; çünkü tiyatro kadrosundayken seslendirme yapmanın sakıncalarını yaşamışlar. Bunun için de sanatçının sözleşmesine bu seçeneği getiriyorlar. "Ya bizle çalışırsın" diyorlar, "ya da seslendirmeye gidersin!" Oysa bizde bu iş öyle karışık bir durum almıştır ki, bazen seslendirme yüzünden oyuncunun genel provaya bile gelmediği olmuştur. Böyle bir oyuncunun tiyatronun kadrosunda yeri yoktur. Televizyon reklâmları da öyle. Tiyatronun gelişmiş olduğu ülkelerde, ünlü hiçbir bir oyuncunun deterjan reklâmına ya da ne bileyim dişlerini göstererek diş macunu reklâmına çıktığı görülmemiştir. Bunları yapsa yapsa ancak iş bulamayan aktör eskileri yapar. Reklâmlar için deneyimli mankenler ya da yalnızca bu işi yapan, tiyatrolarda iş bulamayan figüranlar vardır. Bu ülkelerde iyi bir oyuncunun reklâma çıkması o sanatçının sonunun geldiğini gösterir.”
 
    Evet. Bu belirlemeleriniz bende bir soru işaretine yol açtı ve içimden bunu size sormak geldi: Sayın Nutku, bu yazınızda bir güncelleme yaparak, yeniden yazsanız nasıl olur?
 
    Neden derseniz, Devlet Tiyatroları'nda yirmi üç yıldır çalışmaktayım; ilk yıllarımda son derece idealisttim, tek tutkum sahneydi ve tüm konsantrasyonum oyunculuğumu geliştirmek üzerineydi. En küçük rol için dahi içim titrerdi. Öte yanda, durmadan kurumsal tiyatromuzun maaş bordrolarını kontrol eden, çalışanlar arasındaki kendi puan farkını daha çok irdeleyen, ekstra kazanç için sağda solda dublaj için koşuşturan yakın arkadaşlarımız vardı ve beni oldukça şaşırtmışlardı o dönem. Sonra ise tv. de boy gösterme yarışı başladı aralarında. Hiçte sizin dediğiniz gibi yeteneksiz, ya da işsiz güçsüz, aktör eskileri falan değillerdi, hatta bir çoğu mesleklerinde oldukça başarılı oyuncu meslektaşlarımız ve büyüklerimizdi bu tarz yönelimde olanlar ve 'başarı' mefhumunun nelere dayandığını görmek açısından eni konu etkilemişlerdi beni. Ama benim için seslendirme, sinema, tv. filmi, dizi gibi seçenekler içine giremediğim oyunculuk sahaları olarak kalırken, bu arkadaşlarım ve büyüklerim hali hazırdaki sinema, tv. filmleri ve dizilerinde olsun, bilumum reklam seslendirmeleri ve hatta görüntülü reklam piyasasını tamamen ele geçirmiş durumdalar. Onlara da her gün yenileri eklenmekte. Ben ise aldığımız eğitim doğrultusunda sizin de yazdığınız gibi kendimi o alanlardan mümkün olduğunca korumaya çalışırken şu dediğiniz 'rate' pozisyonundaki oyuncular gibi kendimi evime kapanmış buldum. Her ne kadar okuyup araştırmalarımı sürdürüyor olsam dahi, bir oyuncu olarak boy gösterebileceğim sahalarımı tek tek kaybettiğimi gözyaşları içinde izlediğimi söylemeliyim. Hatta benim gibi, şehir tiyatrolarında oyuncu bir arkadaşımın da başına gelen şuydu:
 
    Gencay Gürün'ün dönemindelerdi o sıralar, yolda karşılaşmıştım, bir oyunda rol almak isteğinde bulununca, sayın Gürün kendisine şunu önermiş: 'önce dışarıda (tv. ya da sinemada - orada burada, nerede olduğu fark etmez artık - ) kendini kanıtla, sonra gel rol iste'.
 
    'Hani belki de çok yeteneksiz bulunuyorsunuzdur da ondan' mı diyeceksiniz sayın Nutku? Hayır. Bu ke-sinlikle doğru değil. Bizler oyunculuk eğitimimizi konservatuarda almış oyunculardık zaten. Kendimizi de az çok kanıtlamış olduğumuz da bir gerçekti. Ama ne var ki, günün koşulları nedeniyle eğitim çok da önemsenmez olmuştu. Zaten pek çok yönetmen de yok mu, eğitimsiz oyuncuyu yeğleyen? Türk sinemasını var eden duayenlerimizin de kaçı eğitimliydi mesela? Sinema Tv okulu mezunları daha şimdilerde, yeni yeni ortaya çıkıyorlar.
 
    irkinliğinizdendir o halde' diyecek olursanız, evet bakın bu olabilir. Hatta kesinlikle çirkinliğimizdendir, muhtemelen öyledir, çünkü çoğu güzellik yarışmalarından apartılmış, şimdilerde top modellerden geçilmeyen bir artistik seçkiler ortamında, estetik güzelliği doğal güzellik ya da tıp estetiği olarak algılayıp, kabul ettiğimiz, süper starlarımızın da, sağolsunlar dahiyane yaratmaları olarak, apaçık ortada, öyle değil mi? Bunun için daha fazla kanıta ihtiyaç olmasa gerek.
 
    Bir anekdotum da Sayın Yıldız Kenter 'den olacak. Bu kendisiyle bizzat diyaloğumdandır.
 
    Oresteia Üçlemesi'ni oynuyoruz, Yıldız Tiyatrosunda, bir akşam oyun çıkışı Sayın Kenter'in yanıma yaklaştığını gördüm heyecanla. Çok duyguluydu. İyice yaklaştı ve gözlerimin içine baktı baktı: 'Senin gözlerin Yeşil miydi caniko?' dedi. 'Hayır hocam!'. Evet. Maalesef ne yeşil ne mavi ne de elâ değildi. Basit bir kahverengiydi. Ama severim ben gözlerimin rengini. Ayrıca sağ kulağımda biraz işitme engelim vardı, buna rağmen cesaret etmiştim oyunculuk sınavlarına girmeye, rahmetli Mustafa Yalçın hazırlamıştı bizzat sınava. O da başka bir yeteneksizdi belki de bu durumda! Toprağı bol olsun.
 
    Boyum hep 1.50 idi; Yine bir başka proje 'Hamlet' provaları sırasında - uzun boylu, yakışıklı mı yakışıklı bir aktör abimiz vardı - Kral'ı oynayan: 'Canım sen çok yetenekli bir oyuncusun, ama ah biraz, birkaç santim daha boyun olaydı!' dediğinde de; Bir D.T. oyunu 'Abdülcambaz' ın son versiyonunda, soytarı kılığında sahnedeyken, tüm seyirci bakışlarının, bir diğer oyuncunun güzel bacaklarında olduğunu şaşkınlıkla keşfederken de, taa konservatuar son sınıf projesi ve seyirciyle ilk buluşma oyunumuz olan, Turgut Özakman'ın 'Ocak' oyununda anne karakterini canlandırdıktan sonra, aşık olduğum bir aktörün, yanıma gelerek: 'Ne biçim bacakların var öyle? Hiç güzel durmuyorlar.' diyen 'o çok özel' eleştirisini işittiğimde de, 1.50 idi.
 
    Her neyse, diyeceğim, benim dönemimde kimse sizin dediğiniz, benim yaptığım gibi yapmadı. Hele bugün için - değil deterjan-diş macunu reklamları - 'görsellik' içeren hangi arena varsa, hepsinde hiç sakınmadan deniyor, sınıyor oyuncular kendilerini. Çağımız görsellik çağı ya artık, oyunculuk mesleğinin de tek alanı sahne olmaktan çıkıp gitti çoktan. Hele yine şimdilerde tv. ekranlarında çok çarpıcı programlar var sahneyi tv ekranlarına taşıyan: 'Çok Güzel Hareketler Bunlar', 'Komedi Dükkanı' vb. gibi adeta doğaçlama teknikleri üzerine çeşitlemelerle dopdolu programlar bunlar ve tiyatro mutfağını seyircilerin burnuna iyice dayıyorlar.. Zaten sahnelerin de bir bir kapanmaya yüz tuttuğu bir zaman dilimindeyken, belki de tiyatrosuz bir tiyatrodan söz etmemiz gerek artık, teori olarak.. Tıpkı geçen gün Nurgül Yeşilçay'ın bir röportajında, sanki yeni bir tarzmış gibi tanımladığı 'üstün gerçekçilik' yani 'senaryosuz film' dayatmasında da sezinlediğim gibi belki de çok yakın bir zamanda olacak olan şu: Bütün Dünya Bir Sahne Kadın Erkek Hepsi Birer Oyuncu…
 
    Ee' Shakspeare'den buyana da öyle değil miydik zaten?
 
    Ha bir de 'Futbol' var artık. Kim tutar bizi? İşin gerçeği, coşkunun en yükseği sokaklara taşmışken kim sokar seyirciyi eski tiyatrolara?
 
    Sayın Nutku, belki özelimden fazlaca söz ettim ama konuya içerden bir bakış sergilemezsek derdi nasıl çözebiliriz? Şiddetle merak ediyorum: Siz konunuzda bir uzman düşünür gözüyle, bu son durumları nasıl gözlemliyor ve değerlendiriyorsunuz? Hali hazırda yaşını başını almış ama hâlâ bir şeyler öğrenmeye çalışan şu öğrencinize, yeni olana dair şimdi ne diyorsunuz? Eğer bu konularda bir güncelleme yapabilirseniz çok minnettar kalacağım.
 
    Saygılarımla.
 

 

Habibe Merih Atalay 'a mail atmak istiyorum...

Yazara gönderdiğiniz eleştiriler yayınlansın istiyorsanız, lütfen mailinizde belirtiniz.


Sayın Habibe Merih Atalay'ın Sayın Nutku'ya hitaben yazmış olduğu yazıyı dikkatle ve ibretle okudum Görüşlerine katılmamak olası değil Ayrıca Sayın Atalay bu sorularıyla yaratıcı mı olak yaratılan mı olmak sorularını da soruyor kendi yaşadığı notlarınıda aktarımlar yaparken bununla birlikte öğretileri de sorguluyor kendisin bu düşüncelerinden dolayı kutluyorum Bence yepyeni bir tartışma konusu açmış Teşekkürlerimi sunuyorum
 

e-posta:kitibil@gmail.com
Gılman Kahyaoğlu Peremeci
 

 

Habibe Merih Atalay



                     Habibe Merih Atalay

 
Kulis'in Diğer Yazıları>

 


 


[ Ana Sayfa | Tiyatrolar | Geleneksel | Kulis | Duyurular | Festivaller | Ödüller | Oyun Eleştrileri ]
[ Sahne İnsanları | Tiyatro Eğitimi | Tiyatro Kitaplığı | Tiyatroda Efekt | Tiyatro Terimleri | İnceleme - Tezler ]
[ Arşiv | Şehir Haritası | Oyuncu Veri Tabanı | Üye Kaydı ]

Copyright © 1997 Bu site bir e-tasarım yapımıdır.
e-posta